Güvercinlerin Tedirginliği

Ocak 18th, 2012

hrant_dinkO gün güvercini vurdular. Herkesin gözü önünde öldürüp görenlere ibret olsun diye orada öylece bıraktılar. Kanadını son kez bile çırpmasına fırsat vermediler, sessiz ve ani bir ölümdü. Herkes gördü.

Katiller suçunu inkar etmedi. Hatta göğüsünü gererek poz poz fotoğraf çektirdiler ve gururla herkese gösterdiler. Uzun uzun yargılanıp ödül gibi cezalara mahkum oldular. Hesapta, suçlular cezalarını bulmuştu. Ancak yine de kimse kendini güvende hissetmiyor, bir şeylerin eksik kaldığını düşünüyordu. Öldürülen güvercin birlikte yaşadıklarına güvenmiş, tedirginlik içinde olsa da onlardan ayrılmayı düşünmemişti. Onlar yapmaz, savunmasız bir güvercine el kaldırmazlardı.

Ama yaptılar. Tedirginlik içinde yaşamaya çabalayan güvercini hiç acımadan kalleşçe öldürüp, gurur duyulası bir şey yapmış gibi ortaya döküldüler. Üstelik onlara bu yolu gösterenler koruyacaktı, korumalıydı. Öyle de oldu. Günah keçisini yaşı küçük diye ayırdılar, ağır abiyi istihbarat ile çalışan ispiyonculardan olduğu için saldılar, diğerini de dava süresinin uzunluğunu bahane edip yakında serbest bırakacaklar.

Teror örgütünü ise bulamadılar.

Aranan o devasa örgütün kendini ifşa etmesini mi bekliyorduk? Örgüt ortadaydı. Aranan örgüt yaptıkları ve yapmadıklarıyla devletin kendisiydi. Üstelik hepimiz suç ortağıydık. Onun için sustuk. Masumiyetin kendimizi aklayacağına inandık. Vicdanlar ise susmadı. Vicdanlarımız “ama ben bir şey yapmadım, hem ben ne yapabilirim ki?” diyerek masum görünmenin aklanmak için yetmediğini, güvercin tedirginliği ile yaşayanları görüp kollamamız gerektiğini fısıldıyordu.        

Öldürdükleri yetmedi, adalet bekleyenlerin önünde bir kez daha vurdular. Örgüt bulunamadığı gibi katillere de ödül gibi cezalar verildi. Herkes gördü. Herkes bunun böyle olacağını biliyordu. Çünkü onlara herşeyden önce ceberrut bir devlet ile yaşamanın incelikleri öğretilmişti. Kendi aralarında her türlü kavgayı yapsalar bile resmi görevlilere bulaşmamayı iyi bilirlerdi. Gün gelir devlet el koyar korkusuyla olimpik ölçülerde havuz yapmama konusunda sessiz bir konsensusun yaşandığı ülkede aslında herkes güvercin tedirginliği içinde yaşamaya da alışmıştı. Şahit yazarlar diye karakollardan uzak durur, kırmızıda geçene veya yasaları çiğneyenlere hiç ses çıkarmazlardı. O iş devletin göreviydi. Devlet gerekirse bulur cezalandırır veya göz yumar affeder hatta ödüllendirirdi. Kimse karışmaz, karışamazdı devletin işine.

Meclislerinde “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” yazar ama ne oraya seçilenler ne de siyaset oyununu oynayanlar bu yazının ardındaki riyakarlığın görülmesini istemezdi. Millet ise orada temsil edildiğine inansa da devletin işine karışılmayacağını iyi bilirdi. Devlet kendisi için tehdit oluşturan unsurları iyi tanır, onları en acımasızca cezalandırmaktan geri durmazdı. Herkes hizasını bilecekti. Bilmeyenler ise güvercin tedirginliğine mahkum edilecek ara sıra bir ikisi göstere göstere infaz edilip tedirginliğin azalması engellenecekti. Hizasını şaşırmayan çoğunluk ise bu yaşananları görüp haline şükredecek elindekiyle yetinecek, mutlu olacaktı. Sesini çıkarmamayı bilecekti. Devlet kutsallığına halel getirmeyecek, kendini var edenleri bile ortadan kaldırmaktan çekinmeyen korku aygıtı olarak bilinecek buna itiraz edenler ise özenle işaretlenip gereken yapılacaktı.

Öyle de oldu.

Güvercini vurdular, pek çoğumuzun içi burkuldu. Yaşananlara ve aslında herkesin benzer bir güvercin tedirginliğe mahkum olduğu devletin bireyi olmaya isyan edesimiz geldi. İsyanımızı kanatlarımıza yazdık, gökyüzüne açtık. Kardeşimize ve onunla en son vedalaştığımız yere doğru çırptık kanatlarımızı. Geliyoruz…

 

Mehmet Uhri

 

Not: Hrant Dink’in anısı içindir. 19 Ocak 2012

İnsanlığın Karanlık Çağı

Ocak 16th, 2012

ikc2

Geçtiğimiz üçyüz yılda Descartes ile başlatabileceğimiz ve pozitivizm üzerinde yükselen günümüz bilimleri analitik düşünce yöntemini daha çok kullanıyor. Konuyu veya sorunu anlayabilmek ve anlatmak için parçalara bölüyor, parçaları tek tek tanımlayıp bütüne ulaşmaya çalışıyor. Analitik yöntemin işlevselliği ve kolaylaştırıcılığı özellikle artan bilgi birikimini yönetmede başarılı sonuçlar veriyor. Bir konu ya da sorunu küçük parçalara ayırıp üzerinde düşünmenin, ekip çalışması ile çözmeye çalışmanın insanlığa attırdığı büyük adımların farkındayız. Teknolojide yaşanan baş döndürücü ilerlemenin ardında pozitif bilimler ile hayatımıza giren analitik düşünce yönteminin yattığını biliyoruz. Bu tümevarımcı düşünce sisteminin neredeyse tüm sorunlarda başarılı olacağından o kadar eminiz ki; çocuklarımıza okuma yazma ile birlikte küme kavramını ve kümeler teorisini öğreterek işe başlıyoruz.

İnsanlığın bilgi birikiminin baş döndürücü hızıyla üretilen bilgiyi anlatmak ya da aktarmak için onu parçalara ayırmanın zorunlu olması analitik yöntemi sorgulamamızı da engelliyor. Genel olarak işlevsel görünse de analitik yöntemin tüm sorunları çözmede işe yarayacağından emin miyiz? Sözgelimi bilgisayarın ne olduğunu ve nasıl çalıştığını bilgisayarın varlığından habersiz birine nasıl anlatırsınız? Analitik yönteme göre monitörü, klavyeyi, işlemciyi ve belleğin ne olduğunu ve nasıl çalıştığını anlatmaya yönelirsiniz. Bilgisayarı bir kartezyen açılımı gibi anlatmaya çabaladığımızda ise parçaların bütünü tam olarak tanımlamaya yetmediğini görürüz. Peki ya insan? Bu düşünce yöntemi insanı tanımlamaya yeter mi?

Parçalardan bütüne ulaşma eğilimi eğitim hayatının her aşamasında pozitif düşünce yöntemi olarak öğretiliyor. Öğretimi kolaylaştırdığı ve standardize etmeyi sağladığı için yararlı görülüyor. Küçük parçaları tanımlayıp üst üste koyarak puzzle yapar gibi bütüne ulaşmaya çabalamak giderek yaşam biçimine dönüşüyor. Çoğumuz yöntemi kendi hayatlarımızda da uyguluyor, yaşamı küçük küçük kutucuklara ayırarak anlamaya ve yönetmeye çalışıyoruz. Böylesi kolayımıza geliyor. Toplumun geneline yansıyan bu yaşam biçimi, sosyal ilişkilere de yansıyor. Bazen tüm parçaları ayrı ayrı tanımlayıp bir araya getirdiğimizde bütüne ulaşamadığımızın farkında olsak da pozitif bilimin analitik düşünce yöntemini sorgulamaksızın uyguluyoruz.

Sözgelimi insanları bir kartezyen açılımı gibi özgeçmişlerinde ( CV’lerinde)  yazanlara bakarak anlamaya ve değerlendirmeye çabalıyor, ne kadar detaylı olsa da CV de yazılanların o kişiyi tanımlaya yetmediğinin bilinmesine karşın yönteme olan inancımızı koruyoruz.  Parçaların her zaman bütünü tanımlamaya yetmediğini görmemize karşın pozitivizmin namusunu korumak uğruna bilimsel bağnazlık bile yapabiliyoruz.

İleri teknolojinin kullandığı bilgi ve birikimlerin de bir araya geldiğinde hangi bütünün parçaları olduğunu ve kimlerin elinde ne amaçlar için kullanılabileceğini görmüyor, sorgulamıyoruz. Gelişen tıp alanında insanı organ ve sistemlere göre analiz eden yaklaşım büyük kabul görse de sonuç değişmiyor. Bir organ ya da sistemi tedavi edebilseniz bile insanın kendini iyi hissetmesini sağlayamadığınız oluyor. İnsana bütün olarak yaklaşmayı “şimdilik” terk etmemiş psikiyatri bilimi dışında diğer tüm tıp alanları insanın parçalarıyla ilgilenip bütün olarak sağlığı konusunda yorum yapmaktan özenle kaçınıyor. 

Daha da kötüsü parçadan bütüne gitme eğilimi tüm yaşamımızı etkiliyor. Yaşamımızı birbirine çok fazla karışmamasına dikkat ettiğimiz küçük kutucuklara ayırıyoruz. Böylece her bir kutucuğu anlaması ve yönetmesinin kolay olduğunu düşünüyoruz.

Çoğumuzun hayatı 1- iş yaşamı 2- ev yaşamı 3- aile hayatı 4-hobileri ile ilgili alan 5- sosyal faaliyet alanı 6- Tümüyle kendi ile paylaştığı yaşam gibi pek çok küçük kutucuklara ayrılıyor. Bu kutucukların birbiriyle karışmamasına dikkat ediyoruz. Bu kutucukları alt alta topladığımızda bütün hayatımız etmediğini bile bile buna inanıyoruz. Hatta bir kısmımız kutucuklarımızın sayısını arttırarak başkalarına göre daha zengin bir yaşama ulaşacağına inanıyor. Bütün olarak hayatımıza bakmaktan ise özenle kaçınıyoruz. Yaşamı üstüne kurduğumuz o kutucukların ise kiminin küçük kiminin haddinden fazla büyük olmasını da çabucak kabullenebiliyoruz. İş yaşamında yükselmek kariyer yapmak uğruna ev ve aile yaşamından fedakarlık yapmak çoğumuza mantıklı geliyor. Kutucukların tümünün bir araya geldiğinde bile tanımlamaya yetmediği insan hayatı için bir alanda çok başarılı olmak mutlu ve sağlıklı olmak için yeterli olmuyor.  

Günümüzde iş hayatında başarılı ancak sosyal yaşamında mutsuz ya da aile hayatında sorunlu pek çok insan görüyoruz. Hatta bu durum o kadar yaygın ki filmlere dizilere konu edilip yaşadığımız çağın normaliymiş gibi algılamamız bekleniyor. 

Nasıl bir akıl tutulması içindeysek, tüm bunları görmemize karşın nedenini sorgulamaktan özenle kaçınıyoruz. Algılama ve düşünce yöntemi eksik olunca sonuç da yetersiz olmaya mahkum oluyor. Hastalanan bedene bütün olarak yaklaşmak isteyen hekimlerin yerini organ ve sistemler üzerinde uzmanlaşmış ancak bütünden uzaklaşmış doktorların almakta olduğunu görmemize karşın susup durumu kabullenmemiz bekleniyor. Halbuki hayat tanımlayabildiğimiz kadar varlığını hissettiğimiz ancak tanımlayamadığımız küçük yaşam adaları üzerinde yükseliyor.

Sonuçta, alanında iyi eğitimli ancak yaşam dengelerini kuramamış içinde yaşadığı toplumu ve sorunlarını bütün olarak kavramaktan uzak mutsuz insanlar yetiştiriyoruz. Sorunun bütünü görememekten kaynaklandığı açık biçimde ortada iken çözümü yine bireye indirgeyip onların kendilerini suçlu hissetmelerini sağlıyor, yöntemi tartışmıyoruz.

Görünen o ki; insanı ve yaşamı bütün olarak ele alan ve parçaların dengeli bir aradalığı ile yücelten yeni düşünce sistematiği ve yeni bir toplum için güneşin daha çok batıp çıkması gerekecek. Gelecek kuşaklar ise içinde yaşadığımız çağı pozitif düşünce sistematiğinin sorgulanamazlığına kapılıp akıl tutulmasına uğramış, büyük bir bilgi birikiminin üzerinde oturmasına karşın gerçek büyük sorunların görmezden gelindiği, küçük sorunları çözme kolaycılığı ile vakit yitirilen karanlık bir çağ olarak anacaklar.

Mehmet Uhri

Yaprak ve Su Damlası

Ocak 9th, 2012

su-damlasi-1Tan yeri kızıldan sarıya dönüyor, ortalık ağarıyordu. Yaprak üzerindeki irice su damlasını fark etti. Rahatsız olmuştu. Uzun uzun su damlasını süzdü. “Sen yağmurla mı geldin, yoksa sabah çiyi misin? diye sordu. Su damlası soruyu anlamadı. “Bilmem ki. Ben de diğerleri gibi geldim, nereden geldiğim, kimlerden olduğum çok mu önemli? Öyle veya böyle buradayım işte” diye yanıtladı. Yaprağın rahatsızlığı daha arttı. Habersiz geldiği yetmiyor bir de ukalalık ediyor diye söylendi, içinden.

-      Önemi olmaz olur mu? Yağmurla geleninize eyvallah. Onlar bir sonraki yağmurla bir araya gelip edebinle akıp gitmesini bilir. Sabah çiyi ise gitmez öylece güneşin yükselmesini bekler. Gecenin nemi sabaha çiy olup inmişse gün güneşli geçecek demektir.

-      Güneşi beklemem seni neden rahatsız ediyor? Anlamadım.

-      Sana göre hava hoş, su damlası. Güneş yükselip ısınacaksın dahası bir mercek gibi güneşi olduğun yere toplayıp yakmaya başlacaksın. Canı yanacak olan benim.

-      Ama bu benim seçimim değil. Hepimiz aynı suyun damlalarıyız, gökten veya yerden geldiğimize göre mi ayırıp kötülüyorsun bizi? Hem güneş çıkınca az sonra buharlaşıp yok olacak olan benim. Sen bu güzel günü yaşamaya devam edeceksin. Ne tatlı canın varmış.

-      Söylemesi kolay. Olanca ağırlığınla seni sırtımda taşıdığım, sapımı esnettiğin yetmedi bir de canımı yakacaksın. Sen gitsen bile düştüğün yeri ne kadar uğraşsam iyileştiremiyorum. Orada sarı bir nokta kalıyor.  

-      Üzerindeki sarı noktalara bakılırsa hayli iz bırakmış bizimkiler. Fena mı? Bakıp bakıp bizi hatırlarsın. Buharlaşıp yoğunlaşıp kısa süreliğine yeryüzüne geliyoruz artık kime neye nasip olursa, sonra yine aynı döngü. Hem her zaman böyle iz bırakma şansı da bulamıyor, akıp gidiveriyoruz. Bizi olduğu gibi kabul etsen, şu kısacık ömrümüzü tadıyla yaşamamıza fırsat versen ne olur? Acımasız olma.

Yaprak bu sözlere cevap vermedi. Su damlası tüm sevecenliği ile yaprağı tekrar konuşturmaya çalıştı ama sonuç alamadı. Güneşin ilk ışıkları su damlasının içinden geçip yaprağın yeşilinin üzerinde ışık tayfı oluşturdu. Ortaya çıkan renk cümbüşünü gören kuşlar keyfe gelip şakımaya başladı. Yaprağın hoşuna gitse de belli etmedi. Güneş yükselip su damlası ısınmaya, ısındıkça küçülmeye başladı. Canı yanan yaprak dişini sıkıp ses çıkarmamaya çalışsa da başaramadı. Kuşlardan yardım istedi. Kuşun kanat çırpması bile yaprağın serinlemesine yetti. Çiy damlası geride küçük sarı bir nokta bırakarak bir süre sonra gözden kayboldu.

su-damlasi-2Aradan aylar geçip sonbahar geldiğinde bizim yaprak tam kurumadan sert esen rüzgara kapılıp toprağa düştü. Yağmur yağsa da biraz daha hayatta kalabilsem diye bekledi ama olmadı. Güneş vurdukça kenarları kıvrıldı, kuruyordu. Gece esen o kuru rüzgar kurumayı daha da arttırdı. Sabahı göremem diye düşündü. Bitkin bir haldeyken sabaha karşı “beni hatırladın mı?” diyen bir ses ile gözlerini açtı. “Buradayım, iz bıraktığım yerde, arkadaşlarımı da getirdim. Kızıp söylendiğin sabah çiyini nasıl hatırlamasın?” diye üsteledi. Yaprak sesini çıkarmadı. Çiy damlaları sayesinde biraz canlanmıştı.

-      O gün canını yaktım diye kızmıştın bana. Ama bak bu sarı nokta olmasa seni diğerlerinden ayıramayacaktım.

-      Gidiyorum su damlası. Ağacımdan koptum gidiyorum. Seni kıskanıyorum. Ne yapıp ediyor geri dönebiliyorsun bense bir daha dönmemek üzere gidiyorum. Geldiğine sevindim ama güne çiy ile başladığımıza göre bugün de yağmur yağmayacak. Az sonra yükselen güneş önce seni sonra içimde kalan son canı alıp götürecek.

-      Götürecek elbet. Ben de buharlaşıp gideceğim. O zaman ne yapmamız gerektiğini biliyor olmalısın.

Bir süre doğan güneşin oluşturduğu renkleri izlediler. Sonra su damlası yerini alıp güneşin ilk ışıklarını sararmış yaprağın üzerinde renk tayfını gösterecek biçimde içinden geçirdi. Oluşan renk cümbüşünü gören kuşlar yine neşeyle şakımaya başladı.

Birbirlerine son kez baktılar. Sabah esintisinin yaprağı havalandırması ile su damlası daha fazla duramadı, yuvarlandı. Arkalarında kuşların neşeli seslerini ve kanat çırpmalarını bırakıp gözden kayboldular.

 

Mehmet Uhri

Hipokratın Ölümü

Ocak 2nd, 2012

hippocratesHipokrat’ı öldürdük. Hekimliğin idealize değerlerini simgeleyen Hipokrat’ı yavaş ve sinsice hayatımızdan uzaklaştırdık.

İlk hançeri binyıllardır sürdüğü biçimde tıp diplomalarında hocaların imza ve onayı geleneğini terk ederek sapladık. Geleneksel doktor diplomalarında yetiştiren hoca veya hocaların “tanıklık ederim ki; “bu şahıs” tıp mesleğini uygulamak için gereken bilgi, sorumluluk bilinci ve ahlaki olgunluğa sahiptir” yazısını hatırlayanımız bile kalmadı. Önce diplomaların sonra mesleğin içini boşalttık. Tıp fakültelerinin verdiği diplomalar bakanlık onayı olmadan geçerlik kazanmadığı gibi zorunlu hizmet bitene kadar rehin bile kalabiliyor. Uzmanlık belgelerinde ise nerede kimin yanında asistan eğitimi alındığı bile yazmıyor. Dahası o diplomalarda sadece” gerekli sınavları başarıyla geçip doktor veya uzman olmaya hak kazanmıştır” yazıyor. Bilgili ve donanımlı olmanın yanı sıra sorumluluk sahibi ve ahlaken olgun olmak diplomalardan kalkalı uzun zaman oldu.  

certificate-autfdiplomaSonrasında Hipokrat yeminin içini boşalttık. Sağlık piyasalaşıp hastaneler işletmelere dönüştürülünce mesleki önceliğini hayata ve canlılara zarar vermemek üzerine kuran, bilgi ve deneyimini ayrım gözetmeksizin hastasının sağlığı için sonuna kadar kullanacağı üzerine yemin etmiş idealist hekimlere gereksinim kalmadı. Öldürücü darbeyi işte tam burada sapladık, Hipokrat’ın bedenine. Bakmayın siz tıp fakültelerinin mezuniyet törenlerinde yemin ediliyor gibi yapılmasına. Herkes, o yemin metninde yazan idealize değerlerin çok geride kaldığının bal gibi farkında.   

certificate-uzmanGelinen noktada o Hipokrat yemini etmiş hekimler Adam Smith’in sözünü ettiği piyasanın gizli elinin gün gelip kendilerine de dokunup abad edeceği beklentisi içindeler. Düzen insanın eninde sonunda hastalanıp sağlık işletmelerine başvurmak zorunda kalacağı ön kabulu ile çalışıyor. Bu nedenle gücü yeten herkes kazançlarının bir kısmını gelecekteki sağlık harcalamaları için prim olarak yatırıp günü geldiğinde sosyal güvence ve sağlık hizmeti alacağını düşünüyor. İlk bakışta mantıklı gibi görünse de piyasa mantığının girdiği her yerde olduğu üzere sağlık harcalamaları dev bir kara delik gibi ülkelerin tüm birikimlerini yutup elini vatandaşın cebine atmaktan çekinmiyor. Temel yanılgı ise sağlığın bedeli ödenerek dışarıdan satın alınan bir meta olduğu algısının yaygınlaşmış olmasından kaynaklanıyor. Sağlıktaki piyasalaşmasının nasıl bir akıl tutulmasına yol açmakta olduğunu örnekle açıklayalım: Gripal enfeksiyon nedeniyle hastaneye başvuran hasta için muayene, tetkik ve reçete ile birlikte sosyal güvenlik kurumu yaklaşık 100 lira ödüyor. Aynı hastalığa tutulup hastaneye gitmeyen ilaç kullanmayıp istirahat ve geleneksel yöntemlerle hastalığı geçiren kişinin piyasa mantığına göre 100 lira alacaklı olması gerekiyor. Birinci hasta sağlık hizmetini hastaneden satın aldığını zannederken ikinci hastada beden kendi sağlığını üretiyor. İçinde bulunduğumuz sağlık piyasası ise ikinci grup hastayı görmezden gelip birincileri yüceltmek için elinden geleni yapıyor. Bunu gerçekleştirmek için işte o Hipokrat yeminini bıraktırdığı doktorları sözleşmeli olmaya zorlayıp iş güvencesiz çalıştırarak, üstelik patrona kazandırdığı para kadar kazanç tehdidi ile rehin alıyor. Mesleki bilgi, görgü ve deneyimini hastasına yönelik kullanan doktorlardan diplomalardan çıkarılan sorumluluk ve ahlaki olgunluk kısmında patrona ve işletmeye bağlılık bekleniyor. Doktorlar sağlık işletmelerine karşı sorumlu olmak ve işletmenin hedefleri ile ahlaki değerlerinin yer değiştirmesine ses çıkarmamak zorunda bırakılıyor.

Hastalara ise medya ve tüm piyasa enstrümanları kullanılarak her fırsatta doktora başvurmaları, öyle kendi kendilerini iyileştirme ile uğraşmamaları ve bunca olanak varken daha da talepkar olmalarını hatırlatılıyor. Sağlık alanındaki bu kışkırtılmış talep hasta hekim ilişkisini hastaların gözünde tersine çeviriyor. Doktor ile hasta arasında bilgi ve donanım farklılığı eskiden hastanın kendini doktora karşı rehin alınmış gibi hissetmesine yol açıp bir ucu Stockholm sendromu olarak kabul edilebilecek doktoruna tapma diğer ucu ise rehin olmanın hıncı arasında salınan duygu durumları yaratıyordu. Günümüzde ise kışkırtılmış tüketici talebinin de etkisiyle hastalar doktorlarını kendilerine hizmet etmek zorunda olan bir tür rehine olarak görme eğilimine girebiliyor ve hatta eskinin rehine olma hıncı sağlık çalışanlarına yönelik şiddete dönüşüp yaygınlaşabiliyor. O rehin aldıklarını sandıkları yeminini rafa kaldırmış doktorlar ise kendilerini hastalarından çok ekmeklerini kazandıkları sağlık işletmesine karşı sorumlu hissediyor, üstelik bu tavrın ahlaki olup olmadığı konusunda kafa yormaktan da özenle kaçınıyorlar. Edilgen nihilist bir tavırla kendilerini meslekleri ile birlikte hiçliğe sürüklüyor, “ama herkes böyle yapıyor, üstelik benim gücüm bunları değiştirmeye yetmez” mantığının arkasına sığınıp görünmemeye çalışıyorlar.

Sağlık gibi yaşamsal bir alanı piyasanın acımasızlığına terk edenlerin hiç olmazsa bir amacı var. Onlar kazanç elde etmek uğruna doğru bir iş yaptıklarını düşünüyorlar. Peki ya doktorlar? Onlar herkesin sağlığı ve canı uğruna rehin alındığı sorumluluktan ve ahlaki olgunluktan yoksun böyle insanlık dışı sisteme neden seslerini yeterince yükseltmiyorlar. Hipokrat ve onun temsil ettiği değerlerden vazgeçmelerinin karşılığını sağlık piyasasından nemalanarak alacaklarını mı sanıyorlar?  

Hipokrat öldü. Hipokrat’ı biz hep birlikte öldürdük. İlk hançeri kimin sapladığının veya öldürücü darbenin hangimizden geldiğinin önemi kalmadı. O ise, direnen bir avuç hekim ve insanlığından taviz vermeyip mesleği bırakan, kenara çekilen onurlu gerçek hekimler sayesinde ayakta durmaya çabalasa da dönüp yüzüne bile bakmadık. Bakacak yüzümüz de yoktu zaten. Hipokrat’ı biz öldürdük.

 

Mehmet Uhri ( Dr.)

Kağıt ve Kelebek

Aralık 26th, 2011

kk2-2Açık pencereden içeri süzülen kelebek camın önündeki kalemliğe kondu. Güneşin sıcaklığını daha iyi hissedebilmek için kanatlarını birkaç kez açıp kapadı. Çevresine bakındı. Üzerinde yazı ve çizgiler yanı sıra kat izleri bulunan kağıt parçasına uzun uzun bakıp çok acıyor mu diye sordu. Kağıt soruyu anlamadı. Katlanan yerlerin canını yakmış olmalı diye üsteledi kelebek.

- Ha onlar mı? Onlar benim kat yerlerim. Bizimki beni şekilden şekile sokmaya bayılır. Katlayıp küp yapar sonra açar piramit yapar yetmez kuş veya kurbağa yapar. Çalışırken not aldığı kağıtları işi bitince hemen atmaz. Bir süre oynar sonra bir bakarsın uçak olmuş havada uçuyorsun. Canımın yandığını da nereden çıkarıyorsun?

- Kanatlarıma benzettim seni. Az önce sıkıştığım yerden kurtulmak için kanat uçlarımı katlamak zorunda kaldım. Çok canım yandı. Uçarken hala acıyor ve uçlarını kullanamıyorum. Kozadan çıkarken de aynı acıyı yaşamıştım o zaman kanatlarım küçük ve esnekti, kurtarabilmiştim. Şimdi seninkiler gibi kat iziyle kalacaklar sanırım.

Kağıt kelebeğe dikkatlice baktı. Üzerindeki yazı ve işaretleri kimin yazdığını ve anlamını sordu. Kelebek güldü.

- Kimin yazdığını bilmiyorum doğrusu anlamı olması gerektiğini de hiç düşünmedim. Onlar dostlarımın sevenlerin beni tanıyıp diğerlerinden ayırabilmesi veya dikkat çekmemem, düşmanlarımın beni seçememesi için. 

Kağıdın cevap vermesini beklemeden kalemlikteki kalemlerden biri dayanamadı; “anlamadım o şekil ve yazılar kalemle yapılmadı mı? Kim yaptı öyleyse?” diye sordu. Kelebek kanatlarına tekrara baktı sonra boynunu büktü.

- Dedim ya ben yapmadım. Onlar hep vardı. Kanatlarım büyüdükçe şekiller de değişti renkleri de farklılaştı ama onlar hep vardı. Beni böyle tanırlar.

Kalem üsteledi.

- Tamam benim de üzerimde hep bir yazı var ama o beni kimin yaptığını ne renk yazdığımı filan anlatıyor. Seninkilerin hiç mi anlamı yok? Böyle saçmalık olur mu?

- Bilmem belki vardır. Ama ben bilmiyorum. Belki de o anlamı bilen bulan birine görünene kadar uçmayı sürdürmem gerekecek. Ama o işaretler olmasa bir daha sefer buraya geldiğimde beni diğer kelebeklerden ayıramazsınız ki. Hem arkadaşlarına bakıyorum da hepinizin üzerinde aynı yazı ve şekiller var. Kuzum siz birbirinizi nasıl ayırıyorsunuz?

Kağıtla kalem birbirine baktı. Soruyu kalem yanıtladı.

- Zor ayırıyoruz, hepimiz aynıyız. Aynı işi görüp işimiz bittiğinde atılıyoruz ama birimizin diğerinden farkı yok. Şu eskidikçe boyları kısalan kurşun kalemler bu açıdan daha şanslı. Bizi yapanlar kullananlar böyle olmamızı istiyor.

Kim onlar? Onlar birbirinden farklı mı? diye sordu kelebek.

Kalem soruyu yanıtlamaya çalışırken kağıt “kalemin gevezeliğinden yakındı, kalem duymazlıktan geldi.

- Çok farklı olduklarını sanıyorlar ama bence hep aynılar. Şurada kaç kağıt eskittiler ama değiştirerek de olsa hep aynı şeyleri yazıyorlar. Arada kenara şekil çizenler veya kağıdı katlayıp bir şeylere benzetmeye çalışanlar olmasa hiç farkları olmayacak. Onların kanatları yok ama hepsi kağıttan uçak yapmayı biliyor, siz kelebekleri kıskanacak kadar uçma düşkünü olduklarından endişe ediyorum. 

kk2-1Kelebek eğilip kalemi uzun uzun inceledi. Kağıt bu bakışmadan rahatsız oldu. Kelebek anlam veremedi. Birbirinize hiç benzemiyorsunuz ama çok iyi geçiniyor gibisiniz diye üsteledi kelebek. Kalem kağıda baktı gülüştüler. “Öyledir, iyi geçiniriz. Arada görev icabı sürtüşmelerimiz de olur ama birbirimizin bu hallerine alışkınız” diye cevap verdi kalem. Kağıt “ne kadar dalga geçersen geç üzerimde yazılanlar kadar bile anlamın hiç bir zaman olamayacak. İşi bitip atılan kalemlere karşın bir kısmımız kitaba dönüşüp yaşayacak” diye yanıtladı. Kelebek kavga çıkmasın diye araya girmek istedi, açık pencereden esen rüzgar dengesini bozunca havalanıp odayı turladı. Pencereye yönelip dışarı çıkmak istedi ama cama çarptı, masaya kondu. Ne olduğunu anlamamıştı.

Kalem sakin olmasını söyleyip çıkabileceği yönü gösterdi. “Buna cam derler. İnsanlar hem kuş gibi özgür olmak hem de hep kafeste yaşamak isterler. Cam olunca dışarıyı görüp az önce senin yapmaya çalıştığın gibi çıkıp gidebileceklerini sanıyorlar. Geceye kalırsan daha da ilginç şeyler görebilirsin” dedi. Kelebek gecenin anlamını sorunca şaşırma sırası kalem ve kağıttaydı.

- Kozadan çıktığımda hava pek aydınlık değildi. Gün bitmeden de aranızdan ayrılacağım. O kadar zamanım yok sanırım.

“Ama bu haksızlık” dedi, kağıt. Kelem hüzünlenmişti. “Haksızlık filan değil gerçeğin ta kendisi” dedi kelebek. Gitmeliyim, sizleri tanıdığıma sevindim, geriye hanginizden ne kalacağını tartışacağınız zaman beni hatırlayın olur mu? diyerek açık pencereye yöneldi. Kanatlarını açıp ışığa tuttu. Kanatlarından süzülen ışık farklı renk ve şekiller olarak kağıdın üzerine düştü. Masadakilere son kez baktı sonra rüzgara karışıp uzaklaştı.

 

Mehmet Uhri

663 Sayılı KHK ve Sağlıkta Şirketleşme

Aralık 18th, 2011

 663 Sayılı kanun hükmünde kararname ile tüm devlet hastaneleri başında CEO olan ticari işletmelere dönüştürülmekte,  faaliyetlerini büyüme, karlılık, verimlilik, kalite öncüllere göre belirleyen yeni yönetim anlayışına bırakmaktadır. Devlet hastanelerinin duygu ve empati yoksunu, vicdan barındırmayan, rekabet ve kar hırsıyla her şeyi göze alabilecek sorumsuz şirketlere dönüşüyor olmasının bedelini önce çalışanlar sonra tüm toplum ödeyecek. Sağlıkta şirketleşmenin ve bu anlayışın KHK kararnamede çalışanlara yönelik karşılıklarını gösterebilmek için büyük şirketlerin çalışma ilkelerini ve altın kurallarını belirlerken kullandıkları diyagrama göz atmak gerekiyor.

fgfBu diyagramda düşey sütun çalışanların yeteneklerini tanımlarken yatay sütun özveri ve çalışkanlığını göstermektedir. Bu diyagrama göre yeteneği ve özverisi çok olan becerikli ve çalışkanlar grubu kartallar olarak kategorize edilmekte ve bunlar genellikle büyük şirketlerin başına CEO olarak atanmaktadır.  Sayıları az olmakla beraber iş bitirici özellikleri, çalışkanlıkları ve dirayetleri  ile bulundukları makamı her zaman hak eden kişiler olmaktadır. Diğer bir grup olan köpekbalıkları ise kartallar kadar yetenekli olmakla beraber özveri ve çalışkanlıkları sınırlı kişilerden oluşmakta, prim veya benzeri ek desteklerle daha verimli çalışmaları sağlanan çalışanlar olarak görülmektedir. Şirket sahipleri için birinci altın kural şirketin başındaki kişinin kartal taklidi yapan bir köpek balığı olmadığından emin olunmasıdır. Bu altın kuralı uygulamak için 663 sayılı KHK kararnamede hastane birliklerinin başına getirilen CEO lar için 6 ayda bir performans denetimi konulmuş performansı yeterli bulunamayanların işine son verileceği belirtilmiştir. 

Diyagramın alt yarısında ise yetenekleri sınırlı olsa da özveri ile çalışan ve en büyük çalışan kategorisini oluşturan Eşekler yer almaktadır.  Öküzler ise yetenekleri kıt olduğu gibi özverili olma konusunda da isteksiz tembeller kategorisini meydana getirmektedir.  Büyük şirketlerce genellikle kısa süreli işe alınıp kategorisi belirlendikten sonra derhal işine son verilen grup genellikle bu son gruptur. Bir CEO için altın kural ise eşekler ile öküzlerin bir arada çalışmalarına hiçbir zaman izin vermemek gerektiğidir. Zira öküzlerin varlığını gören eşeklerin özverili çalışmalarından vazgeçebileceğinden endişe edilmelidir. Bu altın kural için ise 663 sayılı KHK kararname ile sağlık meslekleri denetim kurumu oluşturulmuş ve bu kuruma meslekte yeterlilik denetimi yapma çalışanlara geçici ve kalıcı meslekten uzaklaştırma yetkisi tanınarak öküzlerin ayıklanması için gereken mekanizmanın oluşturulması sağlanmıştır.

Kararname ile hastane birlikleri adı altında oluşturan şirket modelinde her şirkette olduğu gibi sınırlı sayıda kartal veya köpek balığına gereksinim duyulurken çalışanların büyük kısmının eşekler kategorisinde yer alması gerekmektedir. Doktorların büyük kısmının özveri ve beceri gerektiren yetiştirilme tarzı onların eşekler kategorisine indirgenmesini zorlaştırmaktadır. Bu durumun sorun oluşturmasını engellemek için çıkarılan performansa dayalı ücretlendirme politikası ise beceri ve özverilerini daha fazla kazanmak için çabalamaya yönlendirerek doktorların farkında olmadan eşekler kategorisine girmelerini sağlamaktadır. Durumun farkına varıp itiraz edebilecek olan ve kuşkusuz kendini kartal olarak gören klinik şeflerinin doğurabileceği sorunu ortadan kaldırmak için ise 663 sayılı KHK ile klinik şeflikleri kaldırılmış onların “eğitim sorumlusuna” indirgenerek tüm idari yetkileri alınmıştır. 

Şirketleşmenin sağlıkta nasıl yıkıcı bir dönüşüme yol açmakta olduğunu görebilmek için sağlık hizmetleri ile birlikte yürütülen eğitim hizmetlerine bakmak yeterli. Asli görevi doktor yetiştirmek olan tıp fakültelerinde performansa göre ücretlendirme nedeniyle hocalar eğitimi ikinci plana itip hasta bakmaya yönelmekte, eğitim ciddi olarak aksamaktadır. Üç beş yıl içinde nitelikli yetişmiş doktor bulamamanın topluma faturasının bugünkü küçük hesapların çok daha ötesinde olacağı açıktır. 

Benzer bir durum asistan eğitiminde de yaşanmaktadır. Klinik şefliklerinin ortadan kaldırılması ve yönetimin reorganizasyonunun doğurduğu şirketleşme modelinde parasal getirisi olmayan uzmanlık eğitiminin şirketin öncelikleri arasından dışlanması kaçınılmazdır. Bu konudaki direniş ve eylemlerin sonuç verebilmesi ne yazık ki sağlık şirketlerinin uzmanlık eğitimlerinden kazancı olmasına bağlıdır. Bu durum zaman içinde uzmanlık eğitimlerinin de diğer eğitimler gibi parasal karşılığı ödenerek veya harç yatırılarak gerçekleştirilen hizmete dönüşmesini kaçınılmaz kılmaktadır.  

Tüm bunlardan daha vahimi ise; sağlıkta piyasalaşmanın önünü tümüyle açıp vatandaşın sağlığını piyasanın acımasız sistemsizliğine teslim eden 663 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde görüşülmeden çıkarılmış olmasına meclis üyelerinden itiraz gelmemesi, neredeyse normal karşılanmasıdır. Milletin gerçek temsilcisi olan meclisin bu konudaki sessizliğini bir tür ikrar olarak kabul edersek şirketleşme mantığının meclise kadar ulaştığı, durumun gerçekten vahim olduğu sonucuna ulaşabiliriz.     

 Mehmet Uhri  (Dr.)

Şirketleşen Kişilikler

Aralık 16th, 2011

focushabercom-1291098053-1-14101Ekolojik veriler iklim değişikliği kaynaklı felaketlerin eşiğinde olduğumuzu gösterirken BM Dünya İklim Konferansı’nın bile yeterince kitlesel ilgi uyandırmamasını, insanların güncel sorunlar karşısındaki bu tepkisizliğini nasıl açıklayabiliriz? Özellikle gençlerin konuya beklenen duyarlığı göstermemelerini yine bir avuç küresel şirketin propagandasına mı bağlayacağız? Duyarsızlık artışında o anlı şanlı şirketlere benzemeye çalışıp kişiliğini şirketleştirenlerin katkısı da olabilir mi?  

Geçmişin kitle kültürünün şekillendirdiği ortak toplumsal değerlerin ön planda tutulduğu ve günümüzde hasretle anılan dünyayı geride bırakıp bireyin talep ve beklentilerinin önem kazandığı dünyaya geçeli çok olmadı. İçinde yaşadığı toplumun değerlerini bir miktar içselleştirmiş olsa da birey olarak kendini var etme çabasında olan ve bu özellikleri nedeniyle eskinin dünyasında “bencil” olarak yaftalanan günümüzün pragmatist ve yalnız insanlarıyla giderek daha çok karşılaşıyoruz. Yetiştikleri toplumun kültürel özelliklerinden çok, küresel ortak kültürü tanıyan bilen ve yaşayan bireylerin dünyasını ise gereksinimleri ve tüketimi kişiselleştirerek tüketimi arttırma çabasında olan büyük şirketler besliyor.

Büyüme ve gelişmenin tümüyle satış pazarlama ve tüketime endekslendiği şirketler dünyası bireylerin kişisel tüketimlerini arttırıp çeşitlendirerek pazarı büyütüp derinleştirme derdinde. Hal böyle olunca şirketlerin ürettiği markalar ve o markaların şekillendirdiği kimliklerden oluşan yeni toplum modeli ortaya çıkıyor.

Bu yeni toplum modelinde insanlık tarihinde hiç görülmemiş biçimde genç kuşaklar kendilerinden önceki kuşaklara göre bireysel özellikleri daha öne çıkmış, daha bilgili ve donanımlı olarak hayata atılıyorlar. Aile büyüklerinin çocuklarına aktarabileceği hayat öğretileri sınırlı kalıyor veya bu yenidünyanın gerçekleri ile örtüşmüyor. 

Bebeklik ve çocukluk çağlarından itibaren insanlar aile büyüklerinden önce televizyon ile aktarılan bu yenidünyayı tanıyıp görüyor, hatta örnek almaya başlıyor. Çocukların gözüyle, aile bireyleri arasında örnek alınacak birilerini bulanamadığı gibi onları çağ dışı ve “ezik” bireyler olarak görme eğilimi artıyor. Çocuklar yakın çevredeki insanlara bakıp rol model almak yerine onlar gibi olmamanın daha doğru olduğunu düşünüyorlar. 

singer-junkthinker-bigÇocukların rol model bulmada zorlandığı böylesi dünyada eksiği kapamak yine o büyük şirketlere düşüyor. Günümüzün pragmatist bireyleri taparcasına tükettikleri görkemli şirketler ve onların markaları dururken sefil bireylerden mi rol model seçeceklerdi? 

Kişiliklerin gelişip olgunlaştığı yaşlarda tüketimin ve marka kültürünün baskısıyla toplumsallaşamadan bireyselleşen o yalnız ve pragmatist bireyler için anlı şanlı büyük şirketler rol model haline geliyor. Aklı ermeye başladığı andan itibaren anne babasından yakın çevresinden hatta devlet büyüklerinden bile güçlü şirket kurum ve markaların varlığını gören bireylerin kişiliklerini de şirketleştirme eğilimine girdiğini giderek daha çok görüyoruz. Kullandığı markalar ile kendini tanımlayan, bireysel özellikleri baskın, yakın çevresiyle iletişimde zorlanan ancak sosyal medyada kendini yaşatabilen şirketleşmiş kişiliklerden yakınan anne babaların feryatları da tüketimin uğultusunda pek işitilmiyor.  

Diyeceksiniz ki bunun ne zararı var?

Kariyer planlaması adı altında kişilerin kendilerini bir şirket gibi yapılandırmaya kısa orta ve uzun vadeli hedefler belirleyip gerçekleştirmek için çabalamasını anlayabiliriz. Ancak kişiliğin şirkete dönüşmesinin barındırdığı anti sosyal özelliklerin de farkında olmalıyız. Bildiğiniz gibi şirketler verimlilik, kalite, kar hedefleri doğrultusunda faaliyet gösterir. Bu amaç doğrultusunda şirketler duygusal davranmaktan özellikle kaçınırlar, empati yoksunudurlar. Amaçları doğrultusunda çevreye, doğaya, insanlığa zarar vermekten çekinmez ve bundan rahatsızlık da duymazlar. Dahası şirketlerin rekabetçi yapıları onları uyumsuz hatta saldırgan bile yapabilir.

Kendi kişiliğini örnek aldığı o büyük şirketler gibi geliştirip yeniden üretme çabasındakilerin şirketlerin bu özelliklerine öykünmesi de kaçınılmazdır. O bireyler ki; kendi kişisel kariyer ve beklentileri için empati yoksunu ve duygusuzca davranabilir, kendilerini ilgilendirmeyen konularda sosyal sorumluluk duymayabilirler. Amaçları için başkalarına zarar vermekten çekinmeyip bu doğrultuda sorumsuzca hareket edebilir, örnek aldıkları rekabetçi yapıları yüzünden içinde yaşadıkları toplum ile uyumsuzluk yaşabilir ve tüm bunların sorumlusu olarak kendinden başka herkesi her şeyi sorumlu tutacak kadar idrak yoksunu olabilirler.

Günümüzde şirketler ile rekabet edecek insancıl özellikleri baskın rol model üretemeyen, üretilen rol modellerin de sorumsuz, duygusuz, empati ve idrak yoksunu şirketleşmiş kişiliklerden oluştuğu dünyaya doğru yol alıyoruz. Çocuklarımız, kimliklerine ekledikleri markaları, büyük şirketleri ve şirketleşmiş kişiliklere sahip bireyleri örnek alıyor, onlar gibi olmaları gerektiğini düşünüyor.

Küresel iklim değişikliği başta olmak üzere gelecek kuşakların haklarının bir avuç büyük şirketin kar hırsı doğrultusunda heba ediliyor olmasına yönelik eylemlerin istenen kitleselliğe ulaşamamasında ne yazık ki kişilikleri şirketleşmiş kariyer düşkünü, empati yoksunu bu yeni bireylerin payı olduğunu da görmek zorundayız.

 

Mehmet Uhri

Eğik Çınar

Aralık 11th, 2011

fotograf0128

“Ben hep buralardayım. Yine gel beklerim” diyerek uğurladı, ayakkabı boyacısı. İzmir Konak katlı otoparkının önünde Talatpaşa Alsancak taksi dolmuşu kuyruğunda beklemeyi fırsat bilip ayakkabılarımı boyatmıştım. Sonbaharın giderek kısalan günlerindeydik. Nemli bunaltıcı yaz akşamları yerini hafif esintili serin havalara bırakmıştı. Yolun karşısındaki çınar ağacının dökülen yaprakları ortalığa saçılmıştı.  Ayakkabımı uzattığımda boyacıdan bir azar işitmediğim kaldı. Ayakkabımı boyasız bırakmış, eskitip derisini kurutmuşum, ne kadar boya kullanırsa kullansın aralıklı bir kaç kez boyanmadan düzelmeyeceğini söyleyip işe koyuldu. Fırçasıyla yerdeki kuru çınar yaprağını gösterdi.  

-      Ayakkabının derisi bu çınar yaprağı gibi kurumuş. Kolay değil canlanması. Boyar parlatır yine güzel gösteririz ama deri bir kez kurudu mu gençliğini esnekliğini yitiriyor. Ondan sonra bunak ihtiyarlar gibi suratını asıp oturuyor, anlayana.

-      Peki ne yapmalıyım?

-      Ayakkabını bu kadar hor kullanmamalısın. Her gün aynı ayakkabıyı giyer, dinlenmesine hava almasına fırsat vermezsen çabuk eskitir, yaşlandırırsın. Biraz garaj arabası gibi olmalı ayakkabı dediğin. Ticari arabalar gibi çabuk eskimemeli. Yoksa böyle derisi kuruyup nenemin suratına benzer. Yenisini almak zorunda kalırsın.

-      Öyle oluyor genellikle, ne var bunda?

-      Yaş ilerleyince daha iyi anlarsın. “Keşke kendime de bu kadar hoyrat davranmasaydım. Kalıbı dinlendirmeyi ihmal etmeseydim” dersin.

Bu arada ayakkabımın sağ tekini kurumaya alıp sol tekine girişmişti. Gelen Talatpaşa dolmuşu yolcularını alıp hareket etmiş kuyruk biraz da olsa ilerlemişti. Ayakkabı boyacısı aynı zamanda dolmuş durağında değnekçilik de yaptığını, yıllardır buralarda çalıştığından söz etti. Biraz üsteleyince kan davası yüzünden yıllar önce köyünü terk edip İzmir’e geldiğini, orada burada sürterken kendini boyacı tezgahının başında bulduğunu durakta boyacılık, değnekçilik yaparak geçindiğini anlattı.

-      Meslek edinemedim, köyde tarlada çalışırdım. İş bulamayınca boyacı sandığına sarıldım. Arkadaşlar da destek oldu, ayrılamadım. Şehir işte, yalnız yaşanmıyor ki?

-      Başka iş aramadın mı?

-      Ne bileyim. Baktım boğazım doyuyor, aç açık değilim. Elime bakan eden de yok. İnsanın  kan davası olunca korkup çoluk çocuğa da karışamıyor. Yetindim işte.

Ayakkabının kuruyan sağ tekine cila sürerken eliyle arkamdaki eğik çınar ağacını gösterdi.

-      Biraz bu eğik çınar ağacına benzetirim kendimi. Boynum bükük ama yine de dimdik ayaktayım. Buradayım.

-      Neden eğik bu ağaç? Araba mı çarptı?

-      Bu çınarın öyküsünü esnaf iyi bilir. SSK blokları ve katlı otopark yapılınca İzmirliler ortalık beton oldu diye çok söylendi, belediye de kaldırımdaki boşlukları çiçeklendirip güzel göstermeye çalıştı. Ancak onca yayanın yürüdüğü yerde çiçek yaşatmak kolay mı? Yayalar çiçekleri ezmesin diye taksi durağının emektarlarından rahmetli Osman efendi çiçekliğin kenarlarına ağaç dalları dikti. Diktiği dalların çevresini de iple çevirip yayaların çiçeklere zarar vermesine engel olmaya çalıştı. İyi bakardı buranın çiçeklerine, suyunu verir korurdu onları Osman efendi. Allah rahmet eylesin.

-      Peki sonra bu çınar nereden çıktı?

-      İşte o günlerden geriye ne çiçekler ne de çiçeklik kaldı ama Osman efendinin çiçekleri korumak için diktiği dallardan biri işte bu gördüğün eğik çınar ağacı olarak yaşıyor. Çiçekleri koruyacağım diye yayaların eziyetine direnirken yola doğru eğik büyümüş ne yapsın garibim?

Ayakkabının sağ tekinin boyası bitip sol tekinin cilasını parlatırken bir ara kafasını kaldırdı.

-      Sanki beni de bu ağaç gibi tesadüfen getirip buraya bırakmışlar. Olacak iş değil ya tutmuş kalıvermişim. Boynum bükük de olsa birilerine gölge etmeden kendi başıma ayakta durabilmişim çok mu? Ayrılıp nereye gideyim, olacak iş değil. Dedim ya kök salmışım, gidemiyorum. Beni burada yeşertenlerin çoğu geçti gitti. Gün gelir biz de gideriz. Ama bu çınar her şeyi gördü, biliyor. Eh, bu da bana yetiyor.

Ayakkabılarımı kadife bez ile silip parlatıp işin tamamlandığını anlatacak biçimde altına vurdu. Gelen Talatpaşa dolmuşlarını gösterip “boyayı zamanında bitirdik, git hadi yolun açık olsun” dedi. Dolmuş dönüş manevrası yaparken yerdeki çınar yaprakları uçuştu. Dolmuşa binerken el sallayıp “Yine gel beklerim. Ben hep buradayım.” diye seslendi. Bizimki sırada bekleyenlerden müşteri bulma umuduyla fırçasını boyacı sandığına vurdu.

Dolmuş konak meydanının akşam kalabalığında yolcusunu alıp yola çıktı. Geriye dönüp baktığımda meydanın kalabalığı boyacıyı görmeme engel olsa da o eğik çınar dökülen yapraklarına rağmen olanca görkemi ile kalabalığa aldırış etmeden giden günü selamlıyor gibiydi.      

Dilberin Bir Günü

Aralık 4th, 2011

dilberrBu sabah yemek vermeyi unuttuklarına bakılırsa gün yine hareketli geçecek. Otel çalışanları bazen yaptıkları işi o kadar ciddiye alıyorlar ki gözleri hiçbir şey görmüyor. Kendileri kahvaltı etmedikleri gibi benim aç açına miyavlayıp ortalıkta dolaşmamdan bile anlamıyorlar. Neyse ki otele erkenden giriş yapan aile ortalıkta olmamdan rahatsız olmasın diye tabağımı doldurup bu soğukta bahçeye çıkardılar. Bu kuru mamalar yerken iyi de çıkarırken hayli zorlanıyorum. Karnımı doyurup halının üstüne kıvrılmayı planlamıştım ki gelenlerin benimle ilgileneceği tuttu. Karnımı doyurmama fırsat vermeden kucaklarına aldılar. Otel görevlisi konağın tanıtım bilgilerine beni de katmak zorunda kaldı.  “Toprakçızadeler için yapılmış olan otelimiz 140 yıllık olup Kastamonu’nun avlulu klasik konak mimarisindedir. Aslına uygun restore edilmiştir. Kedimiz Dilber,  9-10 yıldır bu konakta yaşar, aşıları tamdır ve kısırlaştırılmış olduğu için uysaldır” falan filan. Utanmasa kimlerle yatıp kalktığıma kadar anlatacak. Tamam uysalız ama herif yol boyunca biriktirdiği elektriği okşayarak bana aktardıkça sinirlenmeye başlıyorum. Bir an önce bahçede nemli bir alan bulup elektriğimi atmazsam birileriyle hırlaşacağım.

Bu arada şehrin keşmekeşinde kaybolup oteli bulamadığından yakınan aile de çıktı geldi. Burunlarından soluyorlar. Şimdi bunlar da beni sevip okşamaya kalkarlarsa onca elektriği üzerimden atamayıp birilerinin canını yakabilirim. Sorumluluk da kabul etmem.  En iyisi, ortalık sakinleşene kadar gözden kaybolmak. Yemeğimi bitirebilseydim iyiydi ama neyse.

dilber-1Son gelenlerle birlikte konak doldu sayılır. Şenlik başlıyor. Hep böyle oluyor. Her gelen odasını kendince biçimlendirmek istiyor. Kimi hemen eşyalarını çıkarıp dolaba asar, çekmecelere yerleştirir. Kimi ise giyeceği kadarını çıkarıp kalanları yine çantaya kilitler. İlk iş toz alan bile gördüm. Hatunlar hep aynı, önce tuvalete gitmeliyim ayaklarıyla banyo yeterince temiz mi diye bakar sonra yatak çarşafına göz atarlar. Beylerin merakı odadaki televizyonda hangi kanalların olduğundan öteye pek gitmez.  Gerçi biz kediler de böyleyiz, önce kendimizi rahat ve güvende hissedeceğimiz yer arar bulur sonra orayı sahipleniriz. Neyse ki yerleşmeleri çok sürmedi. Hazırlanan aşağı iniyor. Biraz sonra şehri turlamaya çıkarlar. Böylece konak yine bana kalır. Kışın soğuğuna karşın güneş sıcak yüzünü gösterdi. Tüylerimi kabartıp temizlenme zamanı.

……..

Yahu ne zaman gidip geldi bunlar. Amma uyumuşum. Konağın telaşı başladı. Elleri kolları dolu geldiklerine göre yorulmuş olmalılar. Korktuğum başıma geldi pastırma almışlar. Kokuyor ama tadına bile baktırmazlar. İşkence başlıyor. Yorulunca kimseyi görmüyor bu turistler. Kadın yorulmuş odaya çıkıp hamamda banyo yapıp uzanmak istiyor kocası ise hava kararmadan şehirde bir tur daha atma derdinde. Diğerleri için ise fark etmez, akşama şık bir restoranda gösterişli yemeğin hayalini kuruyorlar. Bunca yıldır otele gelen gideni izlerim, birlikte gelseler de hepsi ayrı bir tip bunların. Kendimce fareye benzettiklerim de var, kediye veya köpeğe benzeyeni de.

Fareye benzeyenler memlekette onca gezip görecek yer varken Kastamonu gibi kıyıda köşede kalmış yerleri merak edenlerden oluyor, genellikle. Kimse onları görmez bilmez kimsenin dikkatini çekmeden ortalığı keşfederler.  Üstelik, fare gibi hiç yorulmazlar hep hareket halindedirler. Otelde kalacaklarına eski bir konakta kalmak, yöresel yemeklerin tadını keşfetmek meraklı ve hep kıpır kıpır olmak bunlara özgüdür. 

Kedi gibi olanlar ise sayıca daha az olsa da konağa gelenler arasında hep bir iki tane çıkar. Genellikle bir fare kılıklının peşine takılır, uyum göstermeye çalışırlar. Her kedi gibi sahiplendikleri mekan vardır ve o mekanı gittikleri yerde yaşatmaya çalışırlar. O yüzden çok eşya taşırlar. Temizlik gibi bela bir takıntıları da vardır. Markasını bilmedikleri şampuan bile onları rahatsız eder.  Ayrıntıdaki takıntılarını dile getirip eleştirilmekten korktukları için başka konularda arıza çıkarıp huzursuz olduklarını anlatmaya çabalar veya susup otururlar. Hep telaşlıdırlar ama bu durum içlerinde yaşayan tembel kediden kaynaklanır. Telaş içinde işleri bitirip miskinlik için zaman yaratma derdindedirler. Kedi kılıklılar böyledir de köpek kılıklılar daha mı kolaydır sanıyorsunuz?

fotograf0110Onlar bilinen tanınan yerlerde görünmekten, fark edilmekten hoşlandıkları için böyle tenha yerlere pek gelmezler.  Her ne yapar nerede gezerlerse bunun herkesçe bilinmesi için köpek gibi çırpınırlar. Ona buna telefon eder, mesaj atarlar. Fotoğraf çekip gönderdikleri bile olur. Onlar için karın doyurmaktan çok gidilen yerin en şık mekanında görünmek çok daha önemlidir. Onları genellikle yine kendi gibi birileriyle birlikte görürüz. Bazen bir kedi kılıklıyla geldikleri de olur. İşte siz o zaman seyredin eğlenceyi, kedi köpek gibi didişirler.

İşte gezdiler tozdular dönüp konağa geldiler. Kedi kılıklı olanlar odalarına çekildi ama içinde fare yaşayanlar için gün henüz bitmedi. Her kedi gibi bu fare kılıklı tipler hep ilgimi çekiyor. Adamlar onca yorgunlukla gelip koltuğa ilişir ilişmez üstlerindeki yorgunluk ne varsa oturdukları yere akıp gidiyor birkaç dakika sonra zıpkın gibi kalkıp hareketleniyorlar. Onlar kalktıktan sonra yorgunluklarını akıttıkları o koltuğa yayılıp onlardan akıp giden ne varsa üstüme sinmesine ve öylece miskin miskin uyumaya bayılırım, biterim.

Ne diyordum, fare kılıklılar geceleri de erken uyumaz.  İşte yine yapacak iş bulamadılar en sonunda masaya geçip kağıt oynamaya başladılar. Benim için gecenin sessizliğine bürünüp konağın seslerini dinleme zamanı geldi.

Gece yarısına doğru kapının çalması ile uykumdan uyandım. Gelenler konaklamak için oda sordular. Tavan arasından bozma küçük odayı biraz soğuk olmasına karşın çekinmeden kabul edip odalarına çekildiler. Genellikle böyle geç saatte gelip hiç bir şeyi dert etmeyenleri diğerlerinden ayırır kuşlara benzetirim. Genellikle motosikletleriyle gelip kuş gibi konar sabahları da erkenden yola koyulurlar.  Onlar için her şey yolculuktur. Öyle konfor filan aramazlar. Konaklanılan yer o an için kondukları daldan başka bir şey değildir.

Sabah herkesten önce motosikletli gece kuşları uyanıp yola koyuldu, yüzlerini bile göremedim. Diğerleri de çantalarını toplayıp odalarını boşalttı. Pastırma kokusu sardı yine ortalığı. Bir an önce gitseler de rahatlasam. Şu şişman gözlüklü olan fare kılıklı resmimi çekip duruyor. Bizim de bir özel hayatımız var ama değil mi?

Her neyse kahvaltılarını yapıp yola koyuldular. Konak yine bana kaldı. Umarım bugün başka gelen olmaz da dünden kalan uyku eksiğimi tamamlayabilirim. Şu kahvaltı artıklarına göz atayım sonrası güneşe karşı miskinlemekle geçecek. Çok işim var çook…

 

Mehmet Uhri

 

Gelecekten Mektup

Kasım 28th, 2011

gm2

Bu mektubu imece usulü çalıştırdığımız hastane odasında kaleme alıyorum. Sağlıkta reform adı altında piyasalaşmanın önünün açıldığı, sağlığın ticarileştirildiği günlerde insanlara gelecekten böyle bir mektup ulaştırabilmiş olsaydık görüş farklılıklarından kaynaklanan kafa karışıklığının kenara bırakılıp yaşananların önü elbirliği ile alınırdı diye düşünüyorum.  

Yaşananlara inanmakta başlangıçta herkes zorlanmıştı. Yılların devlet hastanesi bir sabah bağlı olduğu hastane birliğinin ekonomik istikrar önlemleri uyarınca kapatılmış, personelin sözleşmesi ise iptal edilmişti. Hastalar ve doktorlar o sabah hastanelerine girememiş hastane bahçe ve çevresinde dolaşıp durmuştu. Küresel ekonomik krizin  olumsuz etkisi kapanan işletmeler, küçülen ekonomi, işsizlik ve geleceğe dönük kaygılar olarak toplumu sarmış, bu durumdan sağlık işletmeleri de nasibini almıştı. Kapatılan devlet hastanesinin yakın çevrede alternatifin olmaması kaygıları arttırmış kapanmış olmasına karşın hastalar hastane bahçesinden çıkmamakta direnmişti. Küçülmekte olan sağlık piyasasında iş bulmanın zor olduğunu gören doktorların hastane bahçesinde yıllardır aşina oldukları hastaların sağlık sorunlarına cevap vermeye başlamasıyla işin rengi değişti.

Sağlığın kamusal hizmet olmaktan çıkarılıp piyasaya terk edilmesi ile başlayan süreç devlet hastanelerinin kamu hastane birlikleri şeklinde ticari işletmelere dönüşümünü ve yine birlikler halinde uluslararası sermayeye satılmasını amaçlıyordu. Vatandaşın sağlığı kar hırsıyla rekabet eden piyasaya terk edilecek, satılan hastane birliklerinden gelen dış kaynak ile ülke borçlarının döndürülmesi sağlanacaktı. Artan sağlık giderlerini karşılayamayan sosyal güvenlik sistemi vatandaşın cebinden çıkacak parayı arttırmanın yollarını aramaya başlayana kadar doktorlar ve diğer sağlık çalışanları dışında herkes gelişmelerden memnundu. Ancak sağlık çalışanlarının üretimden gelen güçlerini de kullanarak farklı biçimlerde ortaya koyduğu yıllara yayılan kararlı direnişi yatırım planlayan sermayeyi ürkütmüş beklenen dış kaynaktan umut kesilince hastane birlikleri yerli sermayeye devredilmeye çalışılmıştı. Bu durum iç borç sorununu bir ölçüde giderse de ülkenin dış açığı için beklenen kaynak girişinin gerçekleşmemesi  krizin ülke genelinde daha da ağır hissedilmesine neden olmuştu.

Bu şartlar altında hastane birliği küçülmeye gidip hastaneyi tasfiye ederek binasını kiralama kararı almıştı. Eskinin devlet hastanesinin ellerinden gitmekte olduğunu gören hasta ve yakınları cihaz ve ekipmanların taşınacağı o hafta sonu binayı işgal ettiler. İşgale doktorlar da katıldı. Binanın kamu malı olduğu ve kamuya danışılmadan yapılan uygulamaların geçersiz olduğu vurgulanarak binadan çıkmamakta direnildi. Kolluk güçlerinin müdahalesi de yetersiz kalınca taşınma işlemi ertelenip derinişin kırılması beklendi. Direnişin haber olması ile önce yakın ilçelerden sonra ülkenin çeşitli bölgelerinden destek mesajları ve başta tıbbi malzeme olmak üzere yardım yağmaya başladı. Bakanlık yetkilileri bölgeye seyyar hastane hizmeti sunan araçlar göndererek geçici çözüm üretmeye çalışsa da vatandaş neyi kaybedecek olduğunun farkındaydı. Direniş ve işgalin zaman içinde gevşemesini bekleyenler doktorların yol göstermesi ve vatandaş desteği ile hastanenin tekrar çalışır hale getirildiğini gördüler. Direnişin kitlesel katılım ile gerçekleştiğini gören belediye hastanenin kendi gözetiminde hizmet veren sağlık kuruluşu olduğunu ilan edip kesilmiş olan elektrik, su ve doğalgazın verilmesini sağladı. Sözleşmesi sona eren hastane çalışanlarının çoğu haberi alınca görevlerinin başına döndü.

zarfsz1Göz doktoru ve göğüs hastalıkları uzmanı bulamamanın sıkıntısını yaşarken hastaneye yıllarca hizmet edip yaş haddi ile emekli edilen emektar meslektaşlarımızın ”Sizlerle gurur duyuyoruz, izin verin, yer açın çorbada bizim de tuzumuz olsun” diyerek karşılık beklemeden aramıza katılmaları moralleri arttırdı. Birkaç ay içinde hastane çalışmaya başlamış sosyal güvenlik sistemine bağlı olmasa da vatandaş desteği ile mütevazı şartlarda kendini döndürür hale gelmişti. Üstelik yeni yapılanmanın lideri veya yöneticisi de yoktu. Kararlar ortak alınıyor, uzlaşılamayan durumlarda küçük komiteler ile çözüm aranıyordu. Hastalardan ve hayırsever vatandaşlardan gelen destekler hastanenin işletme giderleri için kullanılıyor, bilanço şeffaf biçimde her ay sonu ilan edilerek hastanenin gelir gider durumundan herkes haberdar ediliyordu.  

Başlangıçta hastanenin bu şekilde işletilmesinin çok sürmeyeceğini düşünen bakanlık yetkilileri 6 ay gibi kısa sürede işlerin yoluna girip hastanenin yeni cihaz yatırımları yapmaya başladığını görünce duruma müdahale etmeye çalıştı. Ruhsatı olmadığı gerekçesi ile hastaneyi mühürlemeye kalkıştı ancak bahçe kapısından bile girmeyi başaramadı. Bakanlık yetkililerine “burada size ihtiyacımız yok, bizleri temsil etmiyorsunuz, bu kurum sizde kayıtlı olan hastanelerden bağımsız olarak hizmet veriyor ve sosyal güvenlik siteminden geri ödeme almadan vatandaş desteği ile ayakta duruyor” denilerek karşı çıkıldı. Güç kullanılmaya çalışıldığında kolluk kuvvetleri karşılarında hastaları, yakınlarını ve yerel basını buldu. Kalabalığı dağıtmak için kullanılan biber gazından hastaların olumsuz etkilenmesinin ülke genelinde doğurduğu infial geri çekilmelerine neden oldu. Bu kez hastanenin mülkü satışa çıkarılarak direnişin sonlanmasına çalışıldı ancak satışın iptali için açılan kamu davaları alıcıları korkuttu ve satış gerçekleşmedi.  

Vatandaş ve sağlık çalışanlarının ortak amaçta bir araya gelip destek verdiği imece usulü çalışan hastanemiz ülke genelinde ilgi gördü ve benzer durumdaki faaliyete kapatılmış hastaneler için model olmaya başladı. Sivil toplum örgütlerinin desteği  hastanenin kurumsal düzeyde muhataplar bulmasını kolaylaştırdı.

Kamusal hizmet üretmekten kaçındığı için bakanlığın halk gözünde küçülmesi ve itibar yitirmesi hükümetin geleceği için de sorun olmaya başlayınca verilmekte olan sağlık hizmetinin kamusal hizmet olduğunu hatırlayıp bu türden kapatılma noktasına gelen hastanelerin çalıştırılması için devletin önlemler alması gündeme geldi. Çalışanların devlet memuru olarak işe alınması ile başlansa da hastanenin yönetim modeli için yapılan atamalar kabul edilmedi. Hastane, vatandaş ve sağlık çalışanlarının eşit olarak temsil edildiği kurul tarafından yönetilmeye devam ediyor.

Başlangıçta hatalar yapsak ve deneme yanılma yoluyla yönümüzü bulsak da karşılıklı güvene dayalı sağlıklı işleyen bir hastane modeline ulaşmış olmamızı bir hasta yakının sözleriyle açıklayabilirim. O hasta yakını “Doktorlar sağlığın su gibi hava gibi insan hakkı olduğunu, piyasalaştırılamayacağını, parası olmayanların mağdur edileceğini ve her piyasa gibi iflas edebileceğini haykırıp sağlığın kamu hizmeti olarak kalması için iş bırakma ve benzeri eylemler yaparken gelecekte hastalar ile yüz yüze kalacağını, o gün geldiğinde onlarla el ele çözüm üretmek zorunda olduğunu bilerek vicdanlarıyla hareket ettiler. O günlerde eylemlerinizi anlamamış hatta kızmış bile olabiliriz ama bugün yüz yüze konuşabiliyorsak bunu eylemlerinizde hastalarınıza zarar vermemeyi ön koşul olarak kabul etmenize borçluyuz” diyerek açıklamıştı.

Bu gün geri dönüp baktığımda tüm bunların hiç yaşanmamış olmasını, sağlığın endüstrileştirilmesi ve tümüyle piyasanın insafına bırakılmasının doğuracağı risklerin önceden görülmüş olmasını isterdim. 

Bu mektubu umutların tümüyle yitirildiği anlarda bile ortak akıl ile çözüm üretilebileceğinin kanıtı olan hastanemizde kaleme alıyorum. Umarım elinize ulaşır ve sağlığın piyasalaşmasının önlenemez olduğunu düşünen umutsuzlar için yol gösterici olur.

 

Dr. Mehmet Uhri