Olta ve uçurtma

Mayıs 6th, 2012

olta5Havaların giderek daha geç karardığı yaz aylarına yaklaşılan günlerdeydik. Akşam üzeri boğaz kenarında balık tutarak vakit geçiriyordum. Balık tutmak dediğim iş çoğunlukla boş bir kovanın başında durup denizdeki balıkları beslemek gibi birşeydi. Günün stresini, olaylarını hatta günü ve zamanı oltanın ucundaki balık vuruşlarını hissederek unutuyordum. Hava da güzeldi. Sahilden oltamı savurup, dalıp gitmiştim. Tuttuğum bir kaç istavrit ve izmarit kovada yüzüyordu. Bir süre sonra denizin üzerindeki uçurtmaya gözüm takıldı. Büyük kısmı ıslanmıştı.

Batmamaya çabalıyordu. Az ötede uçurtmanın ipini elinden bırakmayan gözü yaşlı esmer çocuğun ağlaması duyuluyordu. Az önce gökyüzünde özgürce salınan uçurtmasının kısa süre içinde denize düşerek yitip gitmesini belli ki kabullenememişti.

Oltalarını denize savurup balık tutma sevdasındaki insanların arasında uçurtmasını denizden toplamaya çabalayan çocuğun ağlayıp söylenmesi herkesin dikkatini çekmişti. Bir yandan ağlıyor bir yandan da kısmen karışıp dolanmış ipi sarıyor uçurtmasını kıyıya çekmeye çabalıyordu. Konuşmalarından anladığım kadarıyla beraberindeki kır saçlı bey de dedesiydi.

Oltamı denizden çıkarmadan sessizce dede ile torunun konuşmalarını dinliyordum. Çocuk, uçurtmasının yine gökyüzünde salınmasını istiyor dedesi ise artık mümkün olmadığını anlatmaya çabalıyordu.

-      Uçurtman artık uçamayacak çünkü suya düştü, zarar gördü.

-      Ama neden? Hem biraz önce havada ne güzel süzülüyordu. Niye düştü sanki?

-      Onu havada tutan, yükselmesini sağlayan neydi peki?

-      Bilmem, ipinden tutup koşturunca yükselmiş gökyüzüne çıkmıştı işte.

-      Uçurtmanı uçuran havada tutan rüzgardı. Biraz önce rüzgar aniden durdu ve uçurtman hızla denize düştü. Yani senin, benim hatamız yok. Rüzgar kesilince uçurtma uçamadı.

-      Ama ip benim elimdeydi, ben uçuruyordum onu.

-      Sen onun rüzgara kapılıp gitmemesini sağlıyordun. Uçurtma havadayken ipin elini acıttığından söz ediyordun ya. İşte o da uçurtmanın değil rüzgarın marifetiydi. 

Ağlaması kesilmişti ancak henüz ikna olmadığı hissediliyordu.

Kovamın içinde yüzen balıklardan birini çıkarıp çocuğa verdim. Balığı denize bırakmasını istedim. Sevinçle gözleri parladı. Bir süre avucundaki balığın çırpınışlarına baktı, sonra usulca denize bırakıp gözden kayboluncaya kadar izledi. Teşekkür etti.

Bu arada dedesi torununa çevredeki balık tutanları gösterip konuşmayı sürdürdü.  

-      Bak onların elinde de ip var ve balık avlamaya çabalıyorlar. Balık yakaladıkları zaman oltanın ağırlaşması, ipin gerilmesi ve kıyıya çekilirken direnç göstermesi biraz uçurtmaya benziyor sanki ne dersin?

Çocuk burnunu çekip ağlamaklı ifadeyle;

-      Balıklar da, tutulup karaya çekildiği zaman suya düşen uçurtmam gibi yüzemez oluyor değil mi?

-      Evet. Uçurtmanın uçması için rüzgar, balığın yaşayabilmesi için ise deniz gerekiyor öyleyse.

-      Ama ben uçurtmamı havaya olta sallayıp yakalamadım ki? Onu birlikte yaptık. Birlikte bağladık ipin ucuna ve birlikte uçurduk. Halbuki balıkçılar boş ipi suya bırakıp, balığın takılmasını bekleyip çekiyorlar. Aynı şey değil ki…

Dede içini çekti. Uzaklara baktı. Sonra torununa döndü.  

-      Sana bir soru soracağım. Seçme şansın olsaydı uçurtma mı, yoksa balık mı olmak isterdin? 

Çocuk kısa bir süre durdu. Sonra parlayan gözlerle cevap verdi; 

-      Uçurtma olmak, gökyüzünde kuş gibi özgürce uçan uçurtma olmak isterdim.

-      Ama hep seni tutan ip ve o ipi tutan birileri olacak. Yani tam özgür olmayacaksın. Üstelik rüzgar olmazsa uçurtman gibi düşüp hasar görme riskin de var.

-      Olsun. İpi tutanların sen ya da annem ve babam olması yeterli. İpi tutan ama gökyüzünde özgürce uçmama izin veren birilerinin olması bence çok güzel. Hem onlar rüzgarsız havada uçamayacamı da iyi bilir, korurlar beni. Balık olsaydım koca denizde tek başıma yüzmeye korkardım.

Dede yine derin nefes çekti. Sustu. Açıklara doğru bakarken torun seslendi.

-      Peki sen hangisi olmak isterdin dedecim?

Dedenin yüzüne aydınlık bir gülümseme yayıldı.

-      Eskiden olsa balık olmak, denizlerde özgürce dolaşmak isterdim.

-      Şimdi öyle düşünmüyor musun?

-      Şimdilerde ne istediğimden çok emin değilim. Uçurtmanın uçabilmesi rüzgara, balığın yaşayabilmesi denize bağlı. Özgürlük ise zaten yok. İster gökyüzünde uçurtma, ister oltanın ucunda balık ol hiç fark etmiyor. Misina veya seni tutan ip hep oluyor. Ya oltaya takılıyorsun günün birinde ya da en başından beri ipini tutan birileri oluyor. 

olta3Torununa bir kez daha sevgi ile baktı. Ağlaması kesilmişti. Uçurtmayı boğazdan çıkarıp kuruması için güneşe serdiler. Bu işlem sırasında uçurtma ipinin misinaları karıştıracağından endişe eden bir iki balıkçı hafiften söylendi. Dede duymazlıktan geldi. Torunun gözleri ışıltıyla parladı. “ Üzülme dedecim uçurtma bozulmuşsa birlikte daha büyük ve daha uzun kuyruklusunu yapar yine gelir uçururuz değil mi?” dedi.

-      Yaparız, hem de alasını yaparız. Haydi gel. Uçurtmamız kuruyana kadar denizde taş sektirelim. Bakalım hangimiz daha çok taş sektirecek.

Dede sevgiyle sarıldı, torununa. Sahil boyunca yürüyüp, sektirecek yassı taş aramaya, bulduklarını boğazda sektirmeye başladılar. Onlar uzaklaşırken boğaza attıkları taşlar ile birlikte torunun neşeli çığlıkları, rüzgarın uğultusuna karışıyordu.

 

Mehmet Uhri

Daktilonun Dilinden

Nisan 25th, 2012

ddd-1Günün ilk ışıkları çevresiyle birlikte daktiloyu da aydınlattı. Çantasından çıkarılmış olmak başlangıçta sevindirse de eskici dükanının vitrinini süslediğini görünce içi buruldu. Sahipsizdi ve yeni bir sahibi olana kadar kendisi için anlamlı birileri olmayacaktı. Camın ardından üzerine vuran güneşin sıcaklığı yaylarını hafifçe hareketlendirdi. Camın ardında bir kilimin üstünde biblo gibi durmaktan rahatsız olsa da gün yüzü görmek hoşuna gitmişti. Şöyle bir kendini yokladı. Biraz yağsız kalmıştı, yayları sağlamdı. Bir iki harf çok kullanılma yüzünden ezilmiş olsa da yeni bir şerit ile sorunsuz yazabilecek durumdaydı. Şanslıydı. Kullananlar hep özenle bakmıştı. Tuşları kolonyalı pamuk ile tek tek temizlenir ve düzenli yağlanırdı.  

İlk olarak noter bürosunda çalışmaya başlamıştı. Hayli yıpratıcıydı. Kullanan hanım gün boyu başından kalkmaz, klavyeye bile bakmadan çok hızlı yazabilirdi. Konuşkan değildi, pek iyi anlaştıkları söylenemezdi. Sabahları erkenden gelir kendini gizlemekten başka işe yaramayan bol ve çirkin gri mantosunu askıya asar, daktilonun başına geçene kadar sessizce ortalığı toplardı. Daktilonun başında ise huyu değişir omuzlarını dikleştirip kollarını iki yana açarak biraz erkeksi hava takınır, ses tonunu bile sertleştirip karşısındakini sorguya çeker, istenen yazıyı hazırlardı. Şaryoya vuran harflerim aşınmasın diye yazdıklarını karbon kağıtlı iki kopya yazmaya özen gösterirdi. Akşama kadar elleri daktilonun üzerinden inmez, mesai bitiminde omuzlar düşer, sinik sessiz haliyle yine o mantoyu giyip giderdi. Hoyrat bir çalışma temposu olsa da temizlik ve bakımı ihmal edilmezdi. 

Yeni gelen daktiloların elektrikli olması başlangıçta kaygılanmasına yol açmış olsa da katibe hanım bir iki denemeden sonra yine emektar daktilosuna dönmüştü. Elektrikli daktiloda tuşlara dokunmak yetiyor, fazla basılırsa aynı harfi birden fazla yazabiliyordu. Halbuki bizim katibe hanım kollarını aça aça tuşların üstüne yeri geldiğinde sert basarak karşısındakini hizaya getirip susturabiliyor olmanın önemini kavramış, daktilonun ardında olmanın verdiği üstünlük hissini yitirmek istememişti.

Birkaç yıl sonra katibe hanımın emekli olması yeni gelenlerin ise elektrikli daktiloları tercih etmesi daha az kullanılmasına yol açtı. İş yoğunluğu arttığında veya elektrikler kesildiğinde başvurulmak üzere yine de masa üstünde tutuluyordu. Ama eskisi kadar bakım yapılmadığının da farkındaydı. Satır sonuna kadar otomatik götüren tuşu tutuluk yapıyor uzun süredir yağlanmadığı için çalışırken çok ses çıkarıyordu.

Bilgisayar ve yazıcıların gelmesi ise son darbeyi vurdu. Redaksiyon sorununun ekranda çözülmesi ve yazıcı çıktılarının matbaadan çıkmış izlenimi vermesi çok tutulmuştu. Önce masadan alınıp kitaplığın rafına daha sonra da çantasıyla birlikte içerideki dolaba kaldırıldı. Vadesinin dolduğunu düşündüğü günlerde noterin bir arkadaşına hediye edildi.

Hediye edilen kişi evinden pek çıkmayan kendi halinde bir yazardı. Yazmadığı zamanlarda kitap okur, bazen uzun süre daktilonun başında oturup boş kağıda baktığı, hatta hiç bir yazamadan kalktığı da olurdu. Dağınık biri olduğu için daktilonun temizlik ve bakımı ile hanımı ilgilenirdi. O evde sessiz bir mutluluk vardı. 

Dışardan bakıldığında pek çoğu gibi mutluluğunu göstere göstere yaşamaya gereksinim duyanlara hiç benzemiyorlardı. Yazarımız masanın başına oturup yazmaya başladığında çıkan daktilo sesleri ile eşinin yüzü güler, tuşların ritmine uygun bir makamdan hafiften şarkı mırıldandığı bile olurdu. Dedim ya sessiz bir mutluluk yaşanırdı, o evde. Fark edilmek ve biraz da imrenilmek için elinden geldiğince ses çıkaran pek çok evden farklı olarak neşeli müzik veya kahkaha seslerinin duyulmaması o evdeki huzur ve mutluluğu görmenin önünde engel değildi. Evin yaşlı ve miskin kedisinin uyurken çıkardığı hırıltılar bile huzur ve mutluluğun işaretiydi. Hiç bir şey için acele etmezler, sabah kahvesini güne güzel başlamak için başbaşa tadını çıkararak içerlerdi. Yazarımız kendini yazarak çok iyi anlatabilse de konuşmayı pek sevmeyen hatta çabuk heyecanlandığı için beceremeyenlerdendi. Bu özelliğini iyi bilen eşi ise genellikle konuşmayı başlatan olmamaya özen gösterir, günlük hayatı yönlendiren küçük kısa sorulardan öteye gitmezdi. Daktilo sesi kesilince eşi yanına gelir, yazdıklarını önce eşine okur yazım hatalarını gözden geçirmesi için ona bırakır, heyecanla ilk yorumu beklerdi. Eşi ise gözlüklerini takıp sabırla gözden geçirir, sonunda genellikle sevgiyle kocasına bakar yüzü aydınlanırdı. Mutluluklarını anlamak için seslerini duymanıza gerek yoktu. Ne yazık ki kısa sürdü bu mutlu günler. 

daktiloEşinden yaşça küçük olmasına karşın önce hanımefendi çekildi sahneden. Hızlı bir ölüm dediler. Ev sessizliğe büründü. Taziye için gelenlerden uğursuzluk getirdiğimi bile söyleyen oldu. Kısa bir süre sonra ise yaşlı miskin kedi ayrıldı aramızdan. Yazarımız yazılarına uzun bir süre ara verdi. Aylar sonra bir keç kez yazmaya çabalasa da yarım kaldı. Her ne kadar tozlanmamam için çantaya konulmuş olsam da temizleyip yağlayan olmayınca bakımsız kaldım. Evde yeniden daktilo sesinin duyulması için bir yıla yakın zaman geçmesi gerekti. Ancak evdeki daktilo sesinden mutlu olup şarkı mırıldanacak birilerinin yokluğu giderek daha çok hissediliyordu. O miskin kedinin keyifli hırıltılarına bile razıydım. Evdeki sessiz mutluluk, yerini hüznün sessizliğine bırakmıştı. Çok geçmeden yazarımızı da eşinin yanına uğurladılar. Evde kalan eşyaları ise ona buna vermek yerine eskiciye sattılar. Alanlar onarıp şeridimi değiştirdi, eskici vitrinine koydular. Yazmasına yazacak haldeyim ama şimdikiler klavyemin dizilimine alışkın olmadığı için kullananım olacağını sanmıyorum. Zaten ilgilenen bir iki kişi dekoratif amaçla baktı sonra gidip antika gramofon aldılar. 

Yaylarım eski gerginliğini yitirdi. Şaryomda o noter katibesinin parmaklarının ağırlığını, tuşlarımda yazar ve eşinin sessiz mutluluğunu daha ne kadar tutabilirim, bilmiyorum. Eskici dükkanında bekliyorum. 

 

Mehmet Uhri

 

Ankastre Hayatlar

Nisan 14th, 2012

bahar-1Hızlanan yağmur ile birlikte trafik tıkanmış kalabalıklaşan durakta kuru yer bulma umudum kalmamıştı. Minibüs ve taksiler de dolu geçiyordu. Yağmur altında ümitsizce yol kenarında beklerken yavaşlayıp duran aracın şoförü “Islanmayın doktor bey, hemen binin ” diye seslendi. Hastanemizde yatan hastalarımızdan birinin kocasıydı ve hanımının yanına gidiyordu. Yaşlılılığın verdiği kalp ve akciğer sorunları nedeniyle hastanede yatmakta olan hastamızda ilerlemiş Alzheimer hastalığı da mevcuttu. Tüm bunlara karşın, yaşlı karı kocanın birbirine olan ilgisi dikkatlerden kaçmamıştı.  

Yağmurdan kurtulup hastaneye yetişecek araç bulmanın verdiği memnuniyet bir süre sonra akmayan trafik nedeniyle geç kalma endişesine dönüştü. İlerlemeyen trafiği gösterip “Uzmanlar bilinçsizlik konusunda uyarıp duruyor. İnsanları taşıyacağımıza araçları taşımaya uğraşıyoruz. Araç sayısı arttıkça trafik iyice içinden çıkılmaz hale geliyor” diye söylendim. Hastamızın eşi gülümseyerek yüzüme baktı.

-      Bence bu yanlışı bilinçli yapıyoruz, doktor bey. Arabaları giysi gibi kullanıyoruz.

-      Nasıl yani?

-      Eskiden insanlar palto ve şapkasız sokağa çıkmaz,onların  içinde kendilerini güvende hissederlerdi. Havalar ısınıp şehirler modernleşince palto ve şapka unutuldu. Şimdi giysi olarak arabalarını kullanıyor, aynı güven hissini arabalarından bekliyorlar. Diğerleri gibi görünür ve sıradan olmaktan korkup arabalarına sığınıyorlar. Devlette makam aracı saltanatı boşuna mı sanıyorsun? Makamı ile kendini var eden pek çoğu gibi makam aracını kullanarak sıradanlığı aşmak istiyor, o kafadakiler. Bence toplu ulaşım sağlansa da kafalar değişmedikçe trafik sorunu böyle devam eder gider.

-      Yani insanlar arabaları içinde kalmak uğruna tüm bu trafik eziyetine razılar, öyle mi?

-      Arabaya tutkun olmak günümüzün modası. Halbuki gençken tek korkumuz özgür olamamaktı. O zamanların modasıydı, özgürlük düşkünlüğü. Şimdi gençlerin özgürlük diye derdi yok. Onlar herkes gibi olmaktan, sıradan olmaktan korkuyorlar. Kendilerini onunla bununla kıyaslamadan rahat edemiyorlar. Şöyle göz alabildiğince masmavi gökyüzüne veya denize bakıp özgürlüğü koklamak yetmiyor onlara. Onlar gökyüzünde beyaz bulutlar, denizde ise görünür yüzen bir şeyler olsun birbiriyle kıyaslayabilsin istiyorlar. Farkında değiller ama detayda boğuluyorlar.

Anlamamış gibi bakmış olacağım ki yüzüme bakıp gülümsedi.

-      Yani insanlar aynada kendilerini görmektense kaşını gözünü kirpiğini cildini görüyor. Nasıl göründükleri ilgilendirmiyor onları. Üstelik başkalarının nasıl göründüğü ile de fazlasıyla ilgililer. Boşuna mı magazin haberlerine olan bunca talep?

imagescaidbqwrSustu bir süre. Arabanın radyosunu açtı. Yağmur hafiflemiş trafik biraz akmaya başlamış, hastane binası uzaktan görünmüştü. Hanımının durumunu sordum. Yüzü asıldı, kederlendiğini hissettim. Kalp ve akciğer sorunlarına ek olarak her geçen gün unutkanlığının ilerlediğini, kırk yılı aşan birlikteliklerinin en  zor günlerini yaşadığını anlatıp iç çekti. Kimseyi, bazen kendini bile tanımadığından yakındı.

-      Önceleri sözcükleri unutuyordu. Sonra cümle kurmakta zorlanır oldu. Yaşlılık dedik. Yemek yemeği, tuvalete gitmeyi unutmaya başlayınca başımıza geleni anladık.

-      Eşinizi konuda uzmanlaşmış bir hastane veya bakımevine yatırmayı düşünmediniz mi?

-      Söylediler, hep reddettim. Hatta bu yüzden oğlum ile sorun yaşıyorum. Annesine eziyet ettiğimi düşünüyor. Anlatamadım bir türlü. O benim hayat arkadaşım. Mobilya değil ki eskiyince, sıkılınca atıp yenisi alasın. Hani mutfaklarda olur ya, işte o da benim ankastre bir parçam oldu. Böyle olmasını ikimiz de istedik. Görücü usulü evlenmiştik ama ikimiz de birbirimizi hayatlarımıza monte ettik, kenetledik. Tamam yaşlandık, eskidik ama sevgimiz, ankastre özelliğimiz değişmedi ki.

-      Oğlunuz bunu mu anlamadı?

-      Anlamadı, anlamak istemedi. Şimdilerde hayatlar kısa sürede eskitilip yenisi alınan eşyalarla dolu. Dahası insanlar hayatlarının ankastre parçası olabilecek birini görüp tanımaktan korkuyor gibiler. Sudan nedenlerle onca yıllık evliliğini bitirdi oğlum. Neymiş? Heyecan kalmamış, yabancılaşmış. Kendimden sıkıldım diyemiyor da ona buna çamur atıyor.

-      Siz de biliyorsunuz. Eşinizin hastalığı ilerledikçe hafıza kaybı kalıcı olacak, profesyonel bakıma zorunlu olarak gereksinim duyacaksınız.

-      Bana acı gelen de bu. Gün gelip bana yabancı biri gibi bakacak, hayatının parçası olmaktan çıkaracak diye çok korkuyorum. Hani ölse mezarına gider ziyaret edersin. Bilirsin ki o senin içinde yaşıyor. Bu hastalık ölümden beter. Yaşarken ayırıyor insanları.

Eliyle arka koltuktaki eski fotoğraf albümlerini işaret etti. Sonra kolumu tuttu.

-      Unutmasın diye eskiye dair ne varsa ona taşıyorum. Gözüne aşina yeni tanıştığı biri gibi olmaya razıyım. Yeter ki bana yabancı biriymişim gibi bakmasın. Geçen gün taktığım kol düğmelerini hatırlayıp “bunları evlilik yıl dönümümüzde almıştım” deyince ikimiz de sevinçten ağladık. Görmeliydiniz. 

784228eb1760c46907a70f3f2cc9b321Hastaneye ulaşmıştık. Gökyüzünde açan güneş yağmurun yarattığı kasveti dağıtmıştı. Fotoğraf albümlerini taşımasına yardım ettim. Birlikte servise çıktık. Bir kaç gün sonra taburcu oldular. Hastamız ve eşini bir daha görmedik. Giderken servis hemşiresine emanet ettikleri menekşeler önceleri camın önündeki yerlerini yadırgayıp açmasa da sonradan ortama alıştı. Bulutsuz güz aylarında bu yıl diğerlerine göre sanki daha da keyifle açtılar, çiçeklerini.

 

Dr. Mehmet Uhri

Tribünlere Oynamak

Nisan 9th, 2012

to-1-1Hastalığının son aşamasındaydı. Son aşamaya gelmiş olduğunun ve bundan sonra yaşanabileceklerin de az çok farkındaydı. Tüm bunlara ve ilerlemiş yaşına rağmen hastamız durumunu sessizce kabullenmiş görünüyordu. O akşam yorucu geçen günün üzerine benzer yoğunlukta başlayan gece nöbetinde hasta dosyalarında kaybolmuştum. Kapımı çalıp odama girmek için izin istedi. Elindeki bir tabak kuru kayısı ve ayıklanmış kayısı çekirdeklerini masama bırakıp memleketten yakınlarının getirdiğini, ikram etmek istediğini söyledi. Teşekkür edip çay teklif ettim. Gün içinde serviste pek çok kez karşılaşıyor olsak da ben hekimi, o ise yaşlı ve hasta beyefendiyi oynadığı için ciddiyeti elden bırakmamıştık. Bu kez durum farklıydı. Canı sıkkındı, konuşup dertleşecek birilerini arıyordu. Kuru kayısı eşliğinde çaylarımızı yudumlarken hastamızın hayatının hemen tümünün futbol ile dolu olduğunu oyunculuk ile başladığı futbola antrenörlük ile devam ettiğini öğrendim. Çeşitli kulüplerin ümit ve genç takımlarını çalıştırdığını, yetiştirdiği futbolcuları anlattı. Sonra kaç yıllık hekim olduğumu memleketimi sorarak beni sorguya çekti.

-      Doktor bey gün boyu sizin ve arkadaşlarınızın nasıl özveri ile çalıştığınızı, hastalarınız için ne çok koşturup çırpındığınızı görüyor ve üzülüyorum.

-      Neden üzülüyorsunuz? Bu bizim işimiz.

-      En aktif yıllarınızı dört duvar arasında gece gündüz demeden geçiriyorsunuz. Kendinizi başkalarının sağlığına vakfetmişsiniz. Yaptıklarınız son derece soylu ve güzel ama…

-      Aması ne?

-      Yaşlanınca daha iyi anlıyor, insan. Hayat geçip gidip yaşlandığında geçmişte yaptıkları yetmiyor, yaşlanınca gençliğinde nasıl çalışıp koşturduğu ile avunamıyor, insan. Üstelik isteyip yapamadıkları, erteledikleri, elden ayaktan düşüp yapamayacakları rahatsız ediyor insanı. O gün geldiğinde kendini pek teselli edemiyorsun. Anlatması zor ama öyle.

-      Yani ne yapmamı öneriyorsunuz?

-      Bu yaşıma geldim çok şey görüp geçirdiğim. Bu hastalık yüzünden kendimle hesaplaşmaya başladığımdan beri başka türlü düşünüyorum. Bana kalırsa hayat biraz dondurmaya benziyor. Erimeden tadını çıkarmalısın. Yoksa üstüne başına bulaşıp rezil eder adamı. Mesleğine bu kadar gömülmesen, dışarıda koskoca bir hayatın geçip gitmekte olduğunun farkında olsan diyorum.

to-1-2Bir süre sustu. Çayları tazelemeyi teklif ettim. Kabul etti. Elimdeki hasta dosyaları ile ilgilenirken sessizce izliyordu. Sıra kendi dosyasına geldiğinde biraz da sıkılarak hastalığı ile ilgili konuşmak istediğini söyledi.

-      Ne öğrenmek istiyorsunuz? Başından beri sizden pek bir şey saklamadık.

-      Biliyorum doktor bey, eksik olmayın. Üç yıldır bu illet ile yaşıyorum. Başlangıçta neredeyse kökünü kazımıştık ama şimdi yine çıktı ortaya. Üstelik karaciğere de sıçramış. İnternetten baktım durumum ümitsiz görünüyor.  

-      Yine de bir şeyler yapabiliriz. Allahtan ümit kesilmez.

-      Sizler benim için doğru olanı yapmaya çalmışıyorsunuz. Biliyorum.  Ancak bir ricam olacak.

Yutkundu, sustu bir süre. Sonra gözlerimin içine bakarak;

-      Günü geldiğinde vazgeçmeme izin vermenizi istiyorum, doktor bey.  

-      Ne demek vazgeçmek? Yaşamaktan vazgeçmenize göz yummamızı, bir tür ötenazi mi istiyorsunuz? Asla olmaz.

-      Yok. Yanlış anladın. Öyle bir şey değil istediğim. Hayatını futbola adamış biri olarak futbol diliyle anlatayım meramımı. Maça çıkar kazanır veya kaybedersiniz. Hastalığım ile ilgili olarak arkamdan “ hastalığa yenildi” demesinler istiyorum. Bu hastalık ile başından beri kazanamayacağım bir maça çıktığımın rakibin güçlü olduğunun farkındayım. Maç bu. Rakip ne kadar güçlü olursa olsun sürpriz peşinde koşar ilk yarı pres yapar üstüne gider hatta devreyi önde bile kapatabilirsiniz, benim hastalığımda olduğu gibi. Ancak ikinci yarı yorulup rakip golleri sıralamaya başladığında an gelir kazanamayacağınızı anlarsınız. İşte o an vazgeçersiniz. Skora oynayıp az farklı yenilmektense tribünlere oynamayı, güzel futbolu seçersiniz.

-      Yani?

-      Kazanamayacağımı anladığım bu günlerde vazgeçmeme, tribünlere yani sevdiklerime beni sevenlere oynamama fırsat vermenizi istiyorum. Oyunu yarım bırakmayı, maçı terk etmeyi yani intiharı aklımdan bile geçirmedim ama kalan sayılı günlerimde hep bunu düşünüyorum. Arkamdan “iyi mücadele etti, iyi maç çıkardı” desinler istiyorum. Beni hastane köşelerinde süründürmeyin, sevdiklerimden uzak tutmayın, bırakın vazgeçip tribünlere oynayayım. Günü geldiğinde, ki o günü siz benden daha iyi bilirsiniz, kazanmaya oynamaktan vazgeçip beni sevenlerle olayım istiyorum.  

Gözümün içine bakarak söylemişti bu sözleri. Başımı öne eğip elimdeki dosya ile ilgileniyormuş gibi yaptım. Çay bardağını masaya bırakırken elleri titriyordu. Söyleyecek söz bulamamıştım. Çay için teşekkür edip izin istedi. Koluna girip odasına kadar eşlik etmekten başka bir şey gelmemişti, o akşam elimden. Birkaç gün sonra biraz da kendi zorlamasıyla taburcu olup evine gitti. Aradan bir kaç ay geçmişti ki gazetede hastamızın ölüm ilanını gösterdiler. İlanı, yetiştirdiği sporcular vermiş ve fotoğrafının altına “yine iyi oynadın koca reis, temiz ve iyi oynadın” diye yazmışlardı.

 

Dr.Mehmet Uhri

Hayata Tapınanlar

Mart 23rd, 2012

35263_404087313260_611868260_4442655_6028946_n1Cumhuriyet döneminin yetiştirdiği ilk hekimlerdendi. Koca tıbbiye sınıfından 20 kişi kadar kalmışlardı. Sınıf toplantısı için bir araya geldiklerinde arkadaşlarından birinin yemek borusu kanserine yakalandığını ve her şeye karşın toplantıya katıldığını öğreniyorlardı.  Açıkçası arkadaşlarını teselli edip geçmiş olsun dilemelerini bekliyordum. Ama onlar arkadaşlarının yanına gidip yakalandığı hastalık için onu tebrik ettiler.  

Yemek borusu kanserinin ender olduğundan dem vurarak “sana da böylesi bir hastalık yakışırdı” biçiminde övgülerde bulundular. Hasta olan arkadaşları da durumdan son derece memnun görünüyordu.

“Nasıl olsa öleceğiz, ama bizim gibi eski hekimlere öyle sıradan hastalıklar yakışmaz, adı sanı duyulmuş ender-i nadirattan hastalık bizi öldürmeli ki ölüm bir şeye benzesin, helal olsun sana, kadehimi böylesi bir ölümün şerefine kaldırıyorum”  sesleri işitiliyor, kadehler tokuşturuluyordu. Ölümü yakın olan arkadaşlarını kutlayıp ölümün şerefine kadeh kaldırdılar. Garsonlar şaşkın bakışlarla izliyor, kendi aralarında bunlar aklını oynatmış olmasın diye konuştuklarını işitiyordum.  

35263_404087308260_611868260_4442654_6204507_nHepsi yılların hekimiydi. Hayatları hastalarını ölümden uzak tutmakla geçmişti. Ölümü düşman bellediklerini düşünürdüm. Ama onlar sanki ölüme tapınıyordu. Ortalık sakinleşince kanser olduğu için kutlamaları kabul eden abimizden açıklama istedim.

-          Sizin burada yaptığınız bir anlamda ölümü kutsamak, ona tapınmak olmuyor mu?

-          Evet. Aynen öyle. Ne var bunda?

-          Ama içinde yaşadığımız dünyada yaşanacak bunca şey varken ölüme bu kadar yakın durmak onu kutsamak…. Hele bir hekim için böylesi bir tavır. Anlayamadım doğrusu.

-          Eh o kadar da kuşak farkı olsun aramızda. İkimiz de hekimiz ama sen yolun başındasın ben ise sonunda. Aramızda fark olması kaçınılmaz değil mi?

-          Evet ama bu kadar biri birine zıt olmak zorunda mı?

-          Bu bir tercih ve hayata bakış sorunu. Çok değil. 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar hayat acımasızdı. Bulaşıcı hastalıklar, savaşlar, kıtlık ve benzeri nedenlerle büyük insan kayıpları yaşanıyordu. Ölüm her şeyin önündeydi. İnsanlar için temel hayat gerçeği ölümdü. Herkesin yakın çevresinde birileri ölüyor, ölüm hiçbir sınıf zümre ayırmaksızın kol geziyordu. Bu nedenle ölüm kutsaldı. İnsanlar veba gibi öldürücü hastalıklar ve ölenleri için heykeller, anıtlar yapıyordu. İşte bizler de böyle bir sürecin son dönemlerinde hekimliğe adım attık. Bizim için de ölüm kutsaldı. Temel hayat gerçeği ölümdü.

-          İnsanlar ölüme mi tapınıyordu?

-          İnsanlar ölümün kaçınılmaz olduğunu biliyor ve çoğu öteki dünya için yaşıyordu. Tüm ibadetler ölümden sonraki hayata yatırım olarak şekilleniyordu. İnsanlar oruç tutuyor, ibadethanelere gidiyor ve bir takım ritüelleri kullanarak ölüm ve ölümden sonraki hayatları için çabalıyordu.

-          Peki sonra ne oldu da bu bakış açısı değişti?

-          Sanırım 19. yüzyılın ikinci yarısında yaşanan aydınlanma süreci ile birlikte insanların doğaya bakış açısı değişti. Hastalıklar, büyük savaşlar ve kıtlık gibi mahşerin atlıları bir bir ortadan kalktı. İnsanlar çevrelerinde ölüm görmeyi unutup, yaşayanları ve yaşanacakları keşfetmeye başladılar. Sanat ve edebiyat alanında gerçekleşen eserler de hayatı öne çıkaran ölümü öteleyen bir bakış açısını aşıladı insanlara. Böylece ölüm ve onunla ilgili ibadetler, ritüeller yavaş yavaş ortadan kalktı. Günümüzde artık kutsal olan hayatın kendisi. İnsanlar hayata tapınıyor, hayatta kalmak gerektiğine ve yaşanacak çok şey olduğuna inanıyor. Ölüm günümüz hayatında unutulan ya da unutturulan bir şey. Ölümü hayatın içinden çıkarıp, öteleyerek insanlara hayata tapınma öğütleniyor.

-          Hayata tapınma nasıl oluyor?

-          Bak dostum, ibadet ibadettir. Yıllar önce öteki dünya için, ölüm için ibadet edenlerin yerini hayat ibadeti aldı. İnsanlar artık hayatta daha fazla kalabilmek için sabahın 06.00’sında kalkıp koşuyor, kırmızı et yememeye, katı yağ tüketmemeye özen gösteriyor. Bu yapılanların bir ibadetin ritüellerine ait olmadığını kim inkar edebilir? Kendi iradesiyle oruç tutan insanın yerini yine kendi iradesiyle sabahın köründe kalkıp koşuya çıkan kilo almamak için yemek yemeyen insan aldı. Ama ibadet değişmedi.

-          Böylesi daha iyi olmadı mı?  

-          Bilemem? Zaman gösterecek. Bana sorarsan insanlar kendilerini kandırıyorlar. Hayatta daha uzun süre kalmakla hayatı kutsadıklarını sanıyorlar. Halbuki hayat ölüm gibi bir gerçeği içinde barındırdığı ölçüde kutsanacak bir şeydir. Ölüm gerçeğini öteleyip görmezden gelirsen hayatı sana sunulan ve tüketilmesi gereken süreçler silsilesi olarak görür ve öyle tanırsın. Ölüme rağmen hayatta kalmanın ne demek olduğunu da hiçbir zaman anlayamazsın. İşte bu nedenle bizim burada yaptığımız töreni anlamakta güçlük çektin.

Bunları söyledikten sonra sınıf arkadaşı hayli yaşlı hanımefendi ile çalan müziğe eşlik edip nefesi yetene kadar dans etti. Dans sırasında bir ara yanıma gelerek “bu kadar çok düşünme, hayatın tadını çıkar” demeyi de ihmal etmedi.  

 

Dr. Mehmet Uhri

 

Not: Rahmetli dayım Dr. Erdoğan ACARLAR’ ın (İÜ.Tıp.Fak./1947) anısı içindir.

Petra’nın Karıncaları

Mart 18th, 2012

petra2Yağmur durdu, rüzgarın sesi kesildi, ortalık aydınlanıyor. Geceden sert esen rüzgar günün bereketli olacağını müjdeliyordu. Umarım öyle olur. Kuşlar yağmurun açığa çıkardığı, rüzgarın savurduğu çer çöpün peşindedir şimdi. Kuşlara yem olmamak için biraz daha beklemek zorundayız. Biz kim miyiz?

Bizler Petranın kırmızı karıncalarıyız. İnsanlardan ürküp yükseklerdeki yavalarına çekilen kuşlardan geriye kalanları yuvalarımıza taşırız. İnsanlar buraya Petra vadisi diyor. Adını koyunca sahibi olduklarını da sanıyorlar. Halbuki taşı toprağı saymazsak buraların en eski canlılarıyız ve biliyoruz ki; herkesin herşeyin sahiplenmeye çalıştığı ama hiç kimsenin sürekli olarak sahiplenemediği bir yer burası. Burası Kızıldenizin kuzeyinde yer alan Petra vadisi. Milyarlarca yıl önce dev bir okyanusun tabanıymış. Okyanus altındaki volkanik fışkırmalar her seferinde suyun baskısıyla ezilmiş. Tabakalar halinde dağlar ve tepeler oluşmuş. Milyarlarca yıl önce su çekilip yağmur ve rüzgarın aşındırmasıyla volkanik dağlar biçim değiştirip bugünkü vadiye dönüşmüş. Kimi zaman yağmur sahiplenmiş buraları, kimi zaman da rüzgar biçim vermiş, imzasını atmış. Hiçbiri kalıcı olamamış. Yağmura rüzgara sorsan ikisi de vadiyi sahiplenmeye kalkar. Ancak her şeyin gerçek sahibinin istediği olana kadar tüm laflar boş. Biz kırmızı karıncalar herşeyin gerçek sahibinin su olduğunu iyi biliriz.  

dsc04794

Yağmurun rüzgarın sahiplenmesi yetmediği gibi gün gelip insanlar da buralara yerleşip sahiplenmeye kalktılar. Once mağaralara yerleştiler. Sonra kayalara biçim verip kendilerine ev yaptılar. Çoğalıp zenginleştikçe inandıkları tanrılar için görkemli tapınaklar inşa ettiler. Onlar da yağmur gibi, güneş gibi ve hatta rüzgar gibi buralara attıkları imzanın kalıcı olacağını düşünüp Petra’nın sahibi olduklarına inandılar. Zamanı gelince onlar da geçip gittiler, biz hep burdaydık. Gerçi farklı renkte olanlarımız da vardı. Ama ortamın rengine uyan kırmızı renkte olan bizler doğal düşmanlarımızdan daha iyi saklanabildiğimiz için diğerlerine göre şanslıydık. Herkes geçip gitti biz kaldık. Yuvalarımızı burada yaptık burada karnımızı doyurduk, bolluğu, kıtlığı, fırtınayı seli burada gördük. Herşeye yeniden başladığımız günler de oldu. Ama hiç bir zaman diğerleri gibi buraların sahibi olduğumuzu düşünmedik. Öyle varlığı yokluğu tartışılır tanrılarımız da olmadı. Rüzgarın güneşin yağmurun gücünü tanısak da buraların gerçek sahibinin çok yakınımızda olduğunun farkındaydık. 

img_6280Bizim de kendimize göre inancımız var, elbet. Burada hangi karıncaya sorarsanız sorun herşeyin üstünde tek bir tanrı olduğunu, onun da “su” olduğunu söyleyecektir. Buradaki herşey suyun varlığına, yokluğuna veya hareketine göre değişir. Tüm canlılar için yaratan ve yok eden sudan başkası değil. Buralar okyanus olduğu zaman da böyleydi. Sular çekildikten sonra ortalığı boş bulan rüzgara, güneşe ve hatta taşlara attığı kendi imzasına bakıp sahiplenmeye çalışan insanlara aldanmayın, asıl imzayı atan suyun varlığı ve hareketidir. Biz karıncalar için tanrı ”su” dur. Başka tanrı olmasına gerek de yoktur.

dsc05282İnsanlar ise tuhaf yaratıklar. Yaşamları için gereken su yüzünden yerleşim yerlerini hep su kenarına yapıp herşeyi tanrısallaştırmalarına karşın suyun tanrı olduğuna bir türlü inanmadılar. Bir de bize karınca beyinli derler. Gelsinler görsünler. Taşlara şekil veren, kalkeri ufalayıp bakırı ortaya çıkaran buralara gülkurusu rengini veren, demir filizlerini oksitleyip görünür kılan hep sudur. Belki rüzgarın güneşin de yardımı olmuştur ama eğer ortada bir mimar imzası aranıyorsa, bu imza suya aittir. Okyanus halindeyken attığı imza yerinde durduğu gibi çekildikten sonra da ara sıra yoklayıp imzasını tazelemeyi de bilmiştir. Vadiyi açıp kayaları şekilden şekile sokan yağmurun, ırmakların varlığı ile su her zaman buraların gerçek sahibi olduğunu hatırlatmıştır. Anlayana ve görmek isteyene, tabii ki. Biz karınca beyinliler gülüp geçsek de; insanlar taşı toprağı işleyip kendini tanrı sanmayı, kendi üretkenliğine tanrısallık atfedip böbürlenmeyi pek seviyor. Hatta suyun bu tanrısal gücünü fark edip kullanabildikçe, tanrının bu kadar yakınında ve kolay erişilebilir olmasına anlam veremeyip bazılarının tanrıyı ve tanrısallığı uzaklarda çok uzaklarda aradığı bile oluyor.   

 

dsc04885Halbuki hep burada olup hayata tutunanlar suyu iyi tanıyanlardır. Vadinin soğanlı bitkileri filizlenip çiçeğe durmak için toprak altında suyu bekler. Gelen suyun miktarına göre boy atar serpilir hatta çiçek bile açar. Kuşlar çiçekleri tozlayıp yeni soğanların tohumlarını ortalığa saçar. Su çekilip güneş ve rüzgar baskın geldiğinde ise hızla soğanına geri  döner. Geriye kalan kuru yaprak ve çiçekleri toplamak için bizler güneş ve rüzgarın onları iyice ufalamasını bekleriz. Suyun yükseldiği dönemler ise biz karıncalar için afettir. Yuvamızı iyi koruyamazsak ne var ne yok kaybeder hatta kuşa böceğe yem oluruz. Afet sonrasında ise ortalık daha gür yeşerir, hayatta kalanlarımız için bolluk bereket dönemi başlar. Yani, hayatı belirleyenin su ve suyun hareketi olduğunu, insanlar gibi mabetler filan yapmasak da suyun hayatın kaynağı ve yaratıcısı olduğunu iyi biliriz.  

Herneyse, insanlar ortalığa döküldü güneş yükseliyor kuşlar çekilmiş olmalı. Bu kadar gevezelik yeter. Güneş çekilip rüzgar sertleşmeden işe koyulmak gerekiyor. İşimiz çok. Sonra ne mi olacak? Sonrasını yine su belirleyecek, ona sorun. Şimdi gitmem gerekiyor, kardeşlerimi bekletmemeliyim.

 

Mehmet Uhri

 

Not: Resimleri orijinal boyutlarıyla görebilmek için üzerlerine tıklayabilirsiniz. 

Nafile Doktor

Mart 8th, 2012

nafile

Doktor hanım ter içindeydi, telaşlı ve öfkeliydi. “Nafile deme bana, daha çok genç bırakamayız, yaşatmalıyız” diye hemşire hanıma bağırıyordu. Acil servise getirilen bilinci kapalı hastayı yapay solunum ve kalp masajı ile hayatta tutmaya çalışıyordu. Hastanın kalbi ve solunumu durmuştu. Dahası beynin ne kadar süreyle oksijensiz kaldığını bilmiyorduk. Durum ümitsiz görünüyordu. Doktor hanım inatla canlandırma işlemini sürdürüyordu. Bu arada hemşire hanım “nafile çabalıyoruz, bırakalım artık” deyince dönüp ona bu sözlerle çıkışmıştı. Yardım edip canlandırma işlemini sürdürdük. Gerçekten de birkaç kez ümidimizi yitirip bırakmayı düşündük ama doktor hanım bırakmıyordu. Uzunca süre sonra ümitlerin kaybolmasına yakın kalp çalışmaya başladı. Hastayı solunum cihazına bağlayıp yoğun bakıma aldık. En azından şimdilik hayattaydı. Bırakmamıştık.

Doktor hanım onca uğraştan yorgun düşmüş sandalyeye yığılmıştı. Tıp fakültesi 4. sınıf öğrencisiydi. Yaz aylarında arkadaşları tatil yaparken hastanemizde gönüllü stajyer hekim olarak çalışmayı seçmişti. Daha çok acil serviste bazen de doğumhanede görüyorduk. Çalışkanlığı ve ortama uyumu ile herkesin takdirini kazanmıştı. Akranı pek çok genç kız gibi kendi görüntüsüyle uğraşmaktansa sade ve abartısız giyiniyor makyaj yapmıyordu.  Pek konuşkan da değildi. İsminden hoşlanmadığını “doktor hanım” diye hitap edilmesini istediğini öğrenmiştik acil servis hemşirelerinden. Nafile ismini de ilk kez onda duymuştuk.

İyi iş çıkarmış, inatçı davranarak o gün hastayı hayatta tutmayı başarmıştı. Gerçi hastayı bitkisel hayata mahkum etme riski de vardı ama az önce ağlaşan hasta yakınlarının yüzü gülüyor umut içinde yoğun bakımın kapısında bekliyorlardı.

Doktor hanımı  kahve içip dinlenmesi için doktor odasına davet ettik. Önce çekindi. Israr edince utana sıkıla geldi. Çantasından çıkardığı sağlık karnesini uzatıp dedesinin biten ilaçlarını yazmamızı rica etti. Kahvelerimizi içerken biraz da olsa konuşma fırsatı bulmuştuk. Ailesinin Bulgaristan göçmeni olduğundan söz etti. İsminin anlamını ve neden böyle bir isim konulduğunu sorunca önce yanıt vermek istemedi. Sıkılmıştı. Odadan çıkıp gitmek ister gibiydi. Sağlık karnesini gösterip “dedemin ilaçları” diyerek konuyu geçiştirmeye çalıştı. Sonra pes etti. Kafasını kaldırmıyor hep aynı yere bakıyordu. Sözcükleri dikkatle seçerek konuşuyordu.   

-      Adım Nafile. İsmimi dedem koymuş. Erkek olsaymışım Beyhude koyacaklarmış. Annemin karnındayken babam askermiş. Güneydoğuda şehit düşmüş. Ben doğduktan sonra annem kalamamış buralarda Bulgaristan’a geri dönmüş. Beni dedem ve babaannem büyütmüş.

-      Peki neden bu isim?

-      Dedem Bulgaristan’dan ailesini koruyabilmek çocuklarına yaşanabilir gelecek verebilmek umuduyla  göç etmiş. Evini barkını doğup büyüdüğü toprakları bırakıp Türkiye’ye kaçmış. Kaçmış da ne olmuş? Özenle okuttuğu, askere gönderdiği oğlunun cenazesini alabilmiş. Annem de bırakıp gittikten sonra bir ben kalmışım oğlundan geriye. Dedem bütün bu yaşadıklarının, göçlerin boşuna olduğunu düşünmüş. Benim dünyada olmam beyhudeymiş. Adımı biraz da yaşadıklarına duydukları öfke yüzünden Nafile koymuşlar. O günden sonra çabalamayı bırakmış dedem, küsüp oturmuş.

-      Peki Nafile, sen ne olmak, ileride ne yapmak istiyorsun?

Yanakları kızarmıştı. Gözünü yerden kaldırmıyordu ama utandığını ve bunu gizlemeye çalıştığını hissetmiştik. Bir süre sustuktan sonra kafasını kaldırıp odadakiler baktı.  

-      Böyle bir isimle yaşamanın zorluğunu tahmin dahi edemezsiniz. Her şeyden önce hayatınızın nafile olmadığını kendinize kanıtlamanız gerekiyor. Bunun için doktor olmak istedim. Başka çarem yoktu. Bir insanı dünyaya getirmenin, sağlığına kavuşturmanın anlamı benim için herkesten çok daha farklı. Sizleri bilemem ama ben iyileştirdiğim hastalara bakınca hayatımın nafile olmadığını görebiliyorum.  

Boşalan kahve fincanını sehpaya bıraktı. Hastaların yanına dönmek istediğini söyledi. Dedesinin karnesini çantasına koydu. Teşekkür etti. Çıkmadan “Peki ya annen? Anneni hiç tanımadın mı?” diye sordum. Yüzü bulutlanır gibi oldu.   

-      Dedim ya adım Nafile. Babamın ölümünden sonra Annem Bulgaristan’a geri dönüp unutmaya çalışmış beni ve buraları. Hiç aramadı. Ara sıra dedemlere mektup yazıp bilgi alır bazen de gücü yettiğince para gönderirmiş. Liseyi bitirince Bulgaristan’a yanına gittim. Gördüm ki orada içinde bana yer olmayan başka bir hayat kurmuş. Geçmişini unutmak istemiş.

-      Yani?

-      Yani ona ulaşmaya çalışmam da nafileymiş. Bazen akıntıya kürek çekiyormuşum gibi geliyor. O yüzden arkama bakmamaya çalışıyorum. Ne yapayım? Dünyaya gelmişim bir kere, yaşamadan da olmuyor.

Bir süre ayakta durup pencereden dışarıya doğru baktı. Gözleri dolmuştu. “Gitmem gerekiyor, doğumhaneden beni bekliyorlardı” diyerek hızlı adımlarla arkasına bakmadan odadan çıktı.

O gün ve daha sonraki günlerde hastanemizde doktor Nafile hanımı gören olmadı. Çabası ve inadıyla yaşattığı, yoğun bakıma aldığımız hastanın günler sonra gözlerini açtığını müjdelemek, çabasının nafile olmadığını söylemek için aradık ama ulaşamadık. Ancak, bir başka hastanede çalışkanlığı ile unutturmaya çalıştığı ismiyle kendini mesleğine hazırlayan bir doktor hanım olduğunu, yaptıklarının da nafile olmadığını artık hepimiz biliyoruz.  

 

Dr. Mehmet Uhri

Jerash’ın Yalnızlığı

Mart 4th, 2012

gerasa

Bakmayın öyle yağmurun ardından tozun toprağın gidip renklerin canlandığına. Bu şehir yüzyıllardır kendi yalnızlığı içinde suskun öylece durup köklerini arayanların gelmesini bekliyor. Burası Jerash.

Bir zamanlar Ortadoğudaki Roma kentlerinin en tanınan bilinenlerindendi. Doğu Batı ve Kuzey Güney yönündeki ticaret yollarının kesiştiği yerdeydi. Baharat ve İpek yolu buradan geçerdi. Caddeleri insan kaynar sokaklarındaki çocukların gürültüsü çoğu kez kuşların seslerini bastırırdı. Şimdilerde her yıl düzenli yuva yapan sadık kırlangıçlar dışında kuş sesi de duyulmaz oldu. 

Coğrafi keşifler ve yeni deniz ticaret yollarının kullanılması ile şehrin ticari önemi zayıflayınca Jerash fakirleşip ordusunu besleyemez hale geldi. Orduyu küçültmeyi denedilerse de olmadı. Koca şehri yerel birliklere bırakıp çekildiler. Askeri gücünü yitirip saldırıya, talana açık hale geldiğini gören şehrin zenginleri kendilerini güvende hissetmeyip birer birer göç ettiler. Fakirlik ve yoksulluğun kavurduğu şehirde bırakın zenginlik üretmeyi eldekileri korumak bile zorlaştı. Kök saldıkları toprakların onları yaşatmaya, ayakta tutmaya yetmediğini görenler de şehri terk etmeye başladı. Şehrin sonbaharı yavaş yavaş yerini kışa bıraktı. Sonra sesler azaldı. Çocukların sesleri azaldıkça kuşların sesleri daha çok duyulur hale gelse de sonuç değişmedi. Yiyecek bulamayan kuşlar da seslerini kesti ve gözden kayboldu.

Onca emek ve özenle yaptıkları binaları, tiyatro, tapınak ve odeonları bırakıp gittiler. Gidenlerin sesleri, coşkuları, duyguları taşların tınısında kaldı. Yıllar içinde köklerini unutmayıp atalarını arayanlar geri dönüp ara sıra uğrasa da şehrin hiç bitmeyecek kışı başlamıştı. Anlı şanlı önemli insanlar için yapılan gösterişli binalar zaten şehrin insanlarına hep uzaktı ama ya Pazar yeri, ana cadde veya oval meydan. Onlar buralarda tanışıp görüştüler, güldüler, ağladılar. Yaşama heyecanlarını burada bulup, yine buralarda aradılar. Birlikte yaşadıkları sevinç ve hüzünlerinde hep oval meydandaydılar. Taşların dili olsa da söyleyebilse.

Çocuklarının peşinde koşturan anneler, malını satabilme telaşındaki tüccarlar, oradan buradan kopup buralara yerleşenler, çocuklarını burada doğurup buraya kök salan, doğup büyüdükleri şehirlerini çok ama çok seven o insanlar nasıl yok oldu, nasıl bu kadar kolay vaz geçtiler anlayamıyorum.

Ben kim miyim?

Ben Jerash’ta oval meydanın kenarındaki çınar ağacıyım. Daha doğrusu şehrin tarihine tanıklık eden o ulu çınar ağacının köklerinden yeniden doğup yetişen genç bir çınar ağacıyım. Ulu çınar ömrünü doldurduğunda nöbeti bana bıraktı. Giderken “köklerine dikkat et. Kökler kaybolmaz. Kaybolur diyene de inanma” demişti. Son ana kadar bu şehrin insanlarına inanmıştı. Onların günü gelip köklerini arayacağına eskisi gibi olmasa da şehri bu terk edilmişlikten kurtaracağına inanıyordu. Doğrusu ben onun kadar iyimser olamadım.  

Jerash’ın yalnızlığında doğup büyüdüm. Ara sıra şehri gezmeye gelen ama geceleri uzak duran turist grupları ve meraklı insanlardan başka kimseyi görmedim. Gelenlerin ne aradığını, niçin geldiğini bilemem ama herşeye uzak durup fotoğraf çekmekten başka bir şey yapmadıklarına bakılırsa pek öyle köklerine merak salanlar olduğunu da sanmıyorum. Hatta köksüz olmanın özgürleştirerek ordan oraya kolayca savurabildiği insanlar olduklarını düşünürüm.

jeras2Geliyorlar gezip tozup merakla şehrin sokaklarını arşınlıyorlar. Geçmişi bilenler taşlarımın tınısında eskinin seslerini, heyecan ve coşkularını işitmeye çalışıyor. Sonra hızla çekip gidiyorlar. Şehir bu haliyle onlara mezarlığı hatırlatıyormuş. Bir keresinde öyle demişlerdi. Haksız da sayılmazlar hani.

Halbuki eski hayatların izleri, geçmişin kökleri orada öylece onları bekliyor. Onca emek ve özenle inşa ettikleri şehre arkasını dönüp gidenlerin kendince geçerli nedenleri olabilir. Onlar giderken geride bıraktıklarının değerinin, öneminin farkındaydı, elbet. Köklerinden bir kısmını, duygularını, anılarını, heyecan ve hüzünlerini burada bırakarak gitmek zorunda olmak arkalarına bakmamalarını, unutmayı gerektiriyordu. Ama onların çocukları, torunları neden unutur, kökleri burada öylece onları beklerken bunu nasıl yaparlar? Gittikleri yere kök salmaya uğraşırken hep bir şeylerin eksik kaldığını görerek, bilerek arkalarını nasıl dönerler? İnsanoğlu kendine karşı bu kadar mı acımasız olur?

Herneyse, bu sene kış sert geçti şehir görüp göreceği yağmuru aldı. Bundan sonrası tozu toprağı ile güneşli ve sıcak günler. Dallarımda geçen yıldan kalan son bir iki kuru yaprak savrulmak için sabah meltemini bekliyor. Yapraklarım olmayınca cılız ve çıplak görüntüm yüzünden iyiden iyiye yalnızlık çöküyor üstüme. Gelen gören az olunca çıplakığı da umursamıyorum ama o kalabalık ışıltılı günlerden sonra böylesine bir yalnızlığı hiçbir canlının hak ettiğine inanmıyorum.

Bu yıl uzun süren kışa rağmen kırlangıçlar geri dönmeye başladı, yakında yavruların seslerini duyarız. Hava soğuk olsa da gelmekte olan baharın sıcaklığını köklerimde hissetmeye başladım. Leyleklerin sayısı ise her yıl eksiliyor.

Hep bir şeylerin eksildiği ama kökleriyle gün gelip yeniden baharını yaşamayı bekleyen Jerash’a yolunuz düşerse oval meydanın batı ucundaki çınar ağacına selam vermeyi unutmayın. Hatta, yanına gidip oturun, oturun ki size Jeraş’ın yalnızlığını, eskinin seslerini ve coşkulu günlerini anlatsın. Soranlara kaybettiği köklerini arayan insanları beklediğini söylesin. Sıkılmadan dinleyin onu olur mu?

Jerash’ın yalnızlığıdır, o.

 

Mehmet Uhri

 

Not: Jerash Ürdün’de başkent Amman’ın 50 km Kuzeyinde yer alan antik Roma kentidir.

Daha fazla bilgi için http://en.wikipedia.org/wiki/Jerash linkini kullanabilirsiniz.

Madaba’nın Son Mozaikçisi

Şubat 29th, 2012

madabamosaic05Bu sabah erken geldi, kafası dumanlı görünüyor. Anlaşılan yine birileri onu kızdırmış. Kendini işe verip öfkesini çabuk unutanlardan olmasa acısını biz mozaiklerden çıkarabilirdi. Uysal ve sakin biridir, ustası da öyleydi, bütün gün başını kaldırmadan mozaikleri onarır.

O Madaba’nın son mozaik ustasıdır.

Ailesi yıllar önce Filistin’den Ürdün’e göç edip Madaba’ya yerleşmişti. Çocuklar sokakta koşup oynarken o yaşlı ustasının yanında mozaik tamiri için harç karar, getir götür işleri yapar ekmek parası çıkarmaya, sanat öğrenmeye çabalardı. Ustası el vermese Filistinli diye onu burada tutmaz yerine kendilerinden adam ararlardı. Mozaik işinden anlayanın zor bulunması da yine onun şansıydı. Göçmen olmak, göçmen doğmak yüzünden hep birilerinden uzak hissederdi kendini. Ahali de öyle hissettirir, yeri geldiğinde kendinden olanları kayırırdı. Onlarla beraber ama hep biraz ötedeydi.  

O ise hep işine bakar, içine atar ara sıra öfkelense de kimseye dalaşmaz, suskun kalırdı. Ustası onu öyle yetiştirmiş “aradığın tüm yanıtlar mozaiklerde var. Onlara sabırla bak, anlamaya çalış, göreceksin” demişti.    

Yorulduğu zamanlarda üzerinde çalıştığı mozaiklere bakar, bazen resimlerini çizip saklardı. Eline fırçayı boyayı alıp resim yapmak yerine küçücük renkli taşları tek tek dizerek resim yapmaya çalışmayı pek akılcı bulmazdı. Üstelik duvara yapıldığında zamanla döküldüğü için tabana yapılması gerekiyordu. Tabana yapılan resim de üstünde gezinenler yüzünden yine zamanla aşınıyordu. Nereden bakarsan bak amaç resim yapmak olsaydı mozaikle uğraşmaz kolayından hallederdi, insanlar. Bir gün bu düşüncelerini ustasına açmış, neden ille de mozaik yapmaya çalışmış insanlar diye sormuştu. Ustası yine yerdeki mozaikleri gösterip “oraya bak, iyi bak. Yanıt orada” diye cevaplamıştı. Bizimki bakmış bakmış bir şey anlamamış ustasına sormaya da cesaret edememişti. 

Birkaç gün sonra ustası harcı malayı eline verip o günkü onarımı ilk kez ona yaptırmış, yaptırırken başında durup “geçen günkü sorunun yanıtını mozaiklerde  bulabildin mi?” diye sorunca cevap vermeye korkmuş ve susmuştu. Ustası gülerek yanına tabureye oturup mozaik taşlarının her birine dikkatlice bakmasını istemişti. O güne kadar hepsi birbirine benzeyen taşların aslında küçük küçük pek çok farklılıklar içerdiğini, dahası renklerine göre ayrılanların bile benzeşir ama farklı olduklarının ayrımına varmıştı. Mola verdiklerinde ise bardaklara içinde taze nane yaprağı olan çay doldururken yaşlı ustası eliyle mozaikleri okşayıp anlatmaya başlamıştı;

-      Amaç resim yapmak değildi. İnsan her zaman bir şekilde resim yapmıştır. Ne zaman ki dinler etrafında bir araya gelip şehirler oluşturmuş, işbölümü yapıp birlikte yaşamaya çabalamış o zaman dini kavramları mozaik üzerine dökmüştür. Mozaik resimden ötedir. Parçaları insan olan bir toplum gibidir, mozaik. Tek tek herkesin farklı olduğu, kimsenin kimseye benzemediği hatta bir araya geldiklerinde birbirinden rahatsız bile olabileceği ortamlarda aslında büyük bir resmin parçası olduklarını görebilsinler, o büyük resmi arasınlar, görmeye çalışsınlar diye mozaik yapmıştır, insanoğlu. Dini mekanlar onlara hep o büyük resmi aramalarını, hayatlarının anlamını bulabilmeleri için hangi büyük mozaiğin parçası olduğunu aramanın yollarını göstermiştir.

-      İyi de şimdi neden yapmıyorlar? Mozaikten neden vaz geçtiler?

-      Zor sorular soruyorsun evlat. Herkes aynı olursa sorun kalmaz toplum huzura kavuşur sanan geri zekalılar yüzünden oluyor bunlar. Bak ailen Filistin’den geldi diye senin gibilere hep zorluk çıkarıyor, resimde yer almanı istemiyorlar.  Sanki hep aynı renk taşlardan desensiz mozaik yapmaya çalışıyor, ortaya çıkanın anlamlı bir resim olmaktan çok taban döşemesi olduğunu fark ettiklerinde de kabahati kendinde aramak yerine suçlayacak ötekiler bulmaya çabalıyorlar. Dahası, anlamsız büyük bir resmin parçası olmaktansa herkes kendi başına anlam üretmeye çabalıyor, başaranlar vardır elbet ama çoğu aradığı anlamın bile ne olduğunu bilemeden geçip gidiyor. Mozaik onların kafalarını karıştırıyor, görmek istemediklerini gösteriyor. Onun için uzak duruyorlar.

-      Peki o zaman neden söküp atmıyorlar. Neden onarmaya çabalıyorlar.

-      Orası daha da büyük komedi delikanlı. Geçmişte birilerinin parçaları bir araya getirerek yaptığı mozaiklerin günümüz için anlamlarının zayıflamış olmasını fırsat bilip mozaik mantığını aklınca zayıflatacağını düşünüyorlar. Neymiş mozaiklerde kullanılan dini semboller çocuksu figürlermiş, o zamanın insanlarına çok şey anlatabilmiş o resimler günümüzde pek anlam ifade etmiyormuş. İnsanlar da böyleymiş. Farklılıkları ile bir araya geleceklerine tek başlarına kendi hayatlarının anlamını aramaya sorgulamaya veya tüm bunlara boş verip yine tek başlarına yaşamaya bakmalıymış. Dünyaya bir kere geliniyormuş. Hepsi boş laf bunların. Hangi büyük resmin mozaiğin parçası olduğunu öğrenmeden insan kendini tanıyamaz ki.

-      Peki ama ustam, insan aslında hiç istemediği bir resmin mozaiğin parçasıysa, beğenmediği bir resmin içinde yaşıyorsa ne olacak?

img_6114Bardağında kalan son yudumu da içip, nane yaprağını ağzına attı. Eliyle yerdeki büyük mozaik içindeki küçük figürleri gösterip “ o zaman beğenmediği küçük figürü boş verip daha da büyük resmi görmeye çabalayacak. Hadi harcın katılaşmadan işe koyulalım. Mozaik beklemez“ dedi. Harcın kıvamını kontrol edip kovayı malayı çırağının eline tutuşturdu.

O günden beri biz küçük mozaik taşları kendimize bakmayız. Birbirimize, kime yakın durduğumuza ve fırsat buldukça hangi anlamın parçası olduğumuza bakar onu araştırırız. Eksik kalan yerleri ise Madaba’nın son mozaikçisinin tamamlamasını bekleriz.

 

 Mehmet Uhri

 

Not: Madaba, Ürdün’ün Kuzeybatısında Ölü deniz yakınlarında mozakleri ile ünlü tarihi bir yerleşim yeridir. 

Detaylı bilgi için:  http://en.wikipedia.org/wiki/Madaba

 

Hekimlerin Kitlesel Eylemi Başladı

Şubat 25th, 2012

pasif2Sağlıkta dönüşüm programı ile şekillenen sağlığın piyasalaştırılması süreci sistemi baştan sona yeniden yapılandırırken hekimleri  de sağlık piyasasının maliyet unsurlarından birine indirgedi. Piyasa mantığı açısından bakılınca içeriği ne olursa olsun hekim emeği, bir maliyet unsurundan öte değildi. Hesaplanabilir, öngürelebilir ve kontrol altına alınabilir olmalıydı. Öyle de oldu.

Hekimler yapılanların şaşkınlığı içinde bir süre debelenip mesleğin bu şekilde ayaklar altına alınıyor olmasına karşı çıkmak için hekim örgütlerinden, hastalarından yardım bekledilerse de yılların birikimi olan olumsuz izlenimler ve diyalogsuzluk sorunun konuşulmasını, anlaşılır olmasını engelledi. Mesleki değerlerin piyasanın genel geçer değerleriyle yer değiştiriyor olmasına isyan edip sokağa dökülen vicdan sahibi hekimlerin eylemlerini de gördük. Cılız da olsa ses getiren bu eylemler toplum genelinde herhangi bir meslek örgütünün isyanı kadar bile destek ve kabul görmedi.

Bu arada neoliberal piyasa dalgası hekimleri sistemden para kazanabilmek için performans kaygısı içinde çalışıp ailesini geçindirmeye çalışan, hastasına olan sorumluluğu ondan kazanacağı performans miktarı ile sınırlı insanlar haline dönüştürmeye başladı. Hekimler çözümü zor ve riskli hastaları tedaviyle uğraşmak yerine mesailerini risksiz hastalar ile doldurur hale geldi. Bu süreç toplum gözünde hekim algısı üzerinde daha da olumsuz etki yapmaya, hekimlere yönelik şiddete dönüşmeye başladı.

İşte bu ortamda hekimlerin kitlesel eylemi başladı.

Öyle bir eylem ki ne bir lideri, ne iletişim kanalları ne de örgütü var. Ama kitlesel ve etkin bir eylem. Öyle bir iki günlük iş bırakma sokağa dökülme eylemi gibi de değil. Aylar yıllar sürecek kitlesel bir eylem başlattı, hekimler. Üstelik üzerinde düşünüp konuşup tartıştıkları, bir araya gelip irdeledikleri bir eylem de değil. Sessiz bir konsensusla piyasalaşmanın gerektirdiği koşulların açık seçik uygulanması ve bu şekilde sistemin insani öz barındırmadığının anlaşılarak doğrudan sistemin kendisinin sorgulanmasına yol açacak eyleme başladılar.

Eğitim sisteminden seçilerek gelen, en zorlu sınavları atlatarak yıllar süren tıp eğitiminin ardından mesleğe atılanlar onca emeğe ve birikime karşın mesleki geleceklerinin hemen tümüyle ellerinden alınmış olduğunu, mesleğin teknoloji uygulayıcısına hatta bir tür tezgahtarlığa dönüştüğünü, hekim emeğinin piyasa koşulları gereği ucuzlatılmak zorunda olduğunu ve bunun için gerekirse ithal hekim bile getirmekten kaçınmayan yönetim altında yaşadığını, unvan sahibi kariyerli meslektaşlarının klinik şeflerinin, tüm kariyerlerinin bir gecede sıfırlanıp çöpe atılabildiğini, kariyer yaparak meslekte yükselmenin kendini geliştirmenin bile piyasa sisteminde karşılık bulmadığını, herşeyin sisteme kazandırdığı para ile ölçüldüğünü görüyorlar. Dahası en yüksek derecedeki hekimin bile 1900 TL maaş almakta olduğunu, geri kalan tüm ödemelerin sisteme kazandırdığı para üzerinden performans adı altında ödendiğini, hastalanıp rapor aldıkları veya yıllık izin kullandıkları takdirde bu parayı alamayıp kuru maaşlarına talim etmek zorunda kalacaklarını da biliyorlar. Üstelik hizmet süresini tamamlayıp emekli olduklarında emekli maaşlarının yine o kuru maaş kadar olacağını bu nedenle ömürleri yettiğince yaş haddine kadar çalışmak zorunda bırakıldıklarının da farkındalar.

İşte tüm bu olumsuzluklar hekimlerin sessiz ve derinden hayatın tüm alanlarına yayılan kitlesel eylemi olarak yanıt buluyor. Mesleki beklentisizliklere eklenen karamsarlık, daha da kötü olacak algısı hekimleri bilerek veya bilmeyerek pasif eyleme yöneltiyor. Hekimler kendilerini geliştirmek, kariyer sahibi olmak, tedavisi zor ve risk almayı gerektiren hastalarla uğraşmak yerine kolaya kaçmaya, bir alt düzeyden yaşamaya, durumu mevcut haliyle idare edip sistemden öyle de böyle de alacağı parayı alıp kenara çekilmeye başladı.

Bilindiği gibi pek çok hastalıkta tedavi bedenin kendi onarım mekanizmaları ile gerçekleşmekte, hekimler burada yönlendirici ve yardımcı olmaktan öteye gitmemektedir. Daha az bir grup hastalıkta ise hekim becerisi ve ilgisi gerekmektedir. Sistemin maliyet unsuru olarak yeniden tanımlanan ve bir alt düzeyde yaşayarak sistemden para kazanmaktan öte beklentisi kalmayan hekimler ilk grup hastalar ile ilgilenip risksiz ve kolay çalışmayı seçmekte, çalışma zamanlarını o hastalar ile doldurmakta, zorlu ve riskli hastalar ise kendilerini tedavi edecek hekim arayışına mahkum edilmekte, çaresizlik içinde sağlık çalışanlarına şiddet bile uygulayabilmektedir.

Ancak hekimlerin kitlesel pasif eylemi bir kere başladı. Aralarında konuşup anlaşma, örgüt kurma lider belirleme gereği bile duymadılar. Bu şartlar altında yapılması gerekeni yapıp mesleklerini bir alt düzeyden kolay yoldan icra etmeyi seçtiler. Yaşadıkları umutsuzluk, karamsarlık ve düş kırıklığı mesleki ortamlarının yanı sıra tüm hayatlarında da benzer biçimde bir alt düzeyden yaşamaları şeklinde yansıdı. Mesleğini geliştirmek  kariyer edinmek için çırpınmadıkları gibi kendileri için de bir şey yapmamaya, hayattan bir adım geri durmaya, içinde yaşadıkları toplumun sorunlarına daha az ilgi duymaya başladılar.Hekimlerin kitlesel eylemi böyle başladı.

Tarihsel örneklerine baktığımızda yıllar sürecek ve herkes için yıkıcı sonuçları olacak bu pasif eylemin önünde kimsenin duramayacağını öngörebiliriz. Başta hekim örgütü olmak üzere sağlık otoriteleri, devlet yönetimi ve hatta toplum genelinde yıkıcı etkileri yıllar içinde çok daha açıkça görülecek kitlesel hekim eylemini yaşıyoruz. Lideri, örgütü, iletişim ağı olmayan bu eylem toplumun sağlığını ve tüm değerlerini kemirip yok etmeden sağlıkta piyasalaşmanın sınırlarının belirlenmesi kuralların konulup insani çerçevenin çizilmesi için herkesin şimdiden bir şeyler yapması gerekiyor. 

 

Mehmet Uhri