İnsanlığın Sonbaharı

Ocak 15th, 2020

rs

“Ne bakıyorsun? İnsanlığın sonbaharı bu yaşadığımız. Bunun bir de kışı olacak.” Diyerek oltasını denize doğru savurdu. Geceden yağan şiddetli yağmur ve fırtına sonrası güneşin açmasını fırsat bilip sabah Kuşadası Güzelçamlı sahilinde yürüyüşe çıkmıştım. Ekim ayı ile ıssızlaşan sahilde balık avlayan yaşlıca adam ile ıslak kumları eşeleyen kuşlar ve kuşlar için pusuya yatmış tekir kedi dışında kimse görünmüyordu.

Sahile sonbaharın hüznü çökmüştü. Pussuz gökyüzü ile göz alabildiğine uzanan sahil boyunca Dilek Yarımadası milli parkı ile Samos adası ufukta birleşiyor gibi görünüyordu.

Balıkçının ne avladığını merak edip yanına doğru gittiğimde kovasında balık olmadığını gördüm. Denizden çektiği oltada da balık yoktu. “Rastgele” diyerek yoluma devam ettim. Cevap vermeden oltaya takmaya çalıştığı yemler ile ilgilendi.

Birkaç adım ilerleyince sahile vurmuş kağıt parçası dikkatimi çekti. Kağıdı elime aldığımda Suriyeli sığınmacılardan birine ait fotoğraflı geçici kimlik belgesi olduğunu gördüm. Belge 24 yaşında Halep doğumlu genç bir erkeğe aitti.

Elimdeki belgeye şaşkın şaşkın bakarken balıkçı arkamdan “Ne bakıyorsun? İnsanlığın sonbaharı bu yaşadığımız” diye seslendi. Elimde ıslanmış kimlik belgesiyle balıkçının yanına döndüm. O ise kafasını kaldırmadan savurduğu oltaya bakıyordu. Şaşkın baktığımı görünce oltayı kuma saplayıp ayağının dibindeki çantasını açtı. Elimdekine benzer bir kimlik belgesi ve iki küçük plastik oyuncağı gösterip “bunlar bu sabah sahilin bıraktıkları.” Diye sürdürdü sözlerini. “İyi de bunun anlamı ne?” diye üsteleyince açıkta gezinen sahil korumaya ait hücumbotu işaret edip “Herkes Samos’a ulaşamıyor” dedi.

86f61df1-6e27-4b6e-aacf-d13b97e96899

Bulunduğumuz sahilin Yunan adasına yakın olduğu için kaçak göç yollarından biri olduğunu, geceleri şişme botlarla adaya ulaşmaya çabalayanlar ile engel olmaya çalışanlar arasında hep bir çekişme yaşandığını anlattı.

- Bazen de dün gece olduğu gibi sert bir fırtınaya yakalanıp arada kalanlar olabiliyor.

- Arada kalanlar derken?

- Kim bilir? Umalım bir sahil güvenlik teknesine yakalanmışlardır. Yoksa geceki fırtınada şişme botun hiç şansı olamaz.

Elimdeki ıslak kimliğe ve fotoğraftaki genç delikanlıya bir daha baktım. İçimin ürperdiğini hissettim. Elimde kimlikle balıkçıya yaklaştım ve “İnsanlığın sonbaharı derken ne demek istediniz?” Diye sordum.

Eliyle kıpırtısız sahili ve sahile vuran sararmış ağaç yapraklarını işaret etti.

- Eskiden Ağustos bitip Eylül çıktığında sahile vuran bu sararmış yapraklardan yazın bittiğini sonbaharın gelmekte olduğunu anlardık. Birkaç yıldır yapraklar ile birlikte elindeki kimlik gibi giysi veya ufak tefek küçük eşyaları da sahilde görür olduk. Ben görmedim ama cansız bedenlerin sahile vurduğu bile anlatılıyor. O sonbahar yaprakları gibi insanlar veya eşyaları da sahile vuruyorsa insanlığın güzü başlamış diye düşünüyorum. İşin acı yanı; iklim değişikliğini kabullenmekte de hiç zorlanmadık. Göç yolunda yaşanan trajediler kısa sürede haber değerini yitiriverdi.

- Yani?

- Yani insanlık sonbahara girdi. Girdiği iklime uygun olarak da insanlar hayatlarını küçültüp kabuklarına çekiliyor, gözünü kulağını kapatıp hayatta kalmaya çabalıyor.

Bu arada olta hareketlendi. Acele etmeden oltayı sarıp yakaladığı irice balığı iğneden çıkardı ve kovaya bıraktı. Ayağımın uğurlu geldiğini söyledi. Oltasını yeniden hazırlarken nereden geldiğim ne iş yaptığımı nerede konakladığımı içeren hızlı bir sorgulamaya yanıt verdim. Oltayı savurduktan sonra soru sorma sırası bendeydi.

Davutlar’da doğduğunu ailesinin Girit göçmenlerinden olduğunu anlattı. Dahası yıllardır öğretim üyesi olarak görev yaptığı üniversiteden barış talebi içeren bildiriye imza attığı ileri sürülerek uzaklaştırıldığını, emeklilik hakkını bile çok zor aldığından yakındı. Hayatını küçültüp babadan kalma eve ve kitaplarına sığındığından söz etti.

Elimdeki ıslak kimliği gösterip “ne yaşanırsa yaşansın tarih bunları da yazacaktır” diye söylendim. “Bundan pek emin değilim” diye yanıt verdi.

- Yazılı tarih iktidarların tarihidir. Tarih bize yaşanan olaylar ve sonuçları hakkında önemli bilgiler aktarırken bazı olayları gizlemek, unutturmak gibi bir işlev de görüyor. Savaşı Hitler kazansaydı eminim soykırım tarihi çok daha farklı kaleme alınırdı. Yine de umutsuz değilim. Yukarıdan bakılınca insanlığın kapalı karanlık dönemler yanı sıra aydınlık ve üretken dönemlerden de geçtiği görülebiliyor. İnsanlık ve değerlerinin yükselişe geçtiği bahar dönemlerinde olsak sözlerinizde haklı olabilirsiniz. Ancak insanlığın sonbaharı başlayınca durum tersine dönüyor. En azından tarih bize öyle söylüyor.

- Bunca yaşanana kimse itiraz etmiyor mu? Hep böyle mi oluyor?

- Tarih dersinde Osmanlının yükseliş devri uzun uzun detaylı anlatılır. Gerileme ve çöküş dönemi daha uzun sürer ama hızlıca geçilir. Bu arada pek çok olay üstü kapalı geçilir veya hiç sözü edilmez. Üstelik bu durum sadece bize özgü de değil. Avrupa kendi tarihini bir aydınlanma dönemi olan antik Yunan uygarlığı ile başlatır arada neredeyse bin yıl süren karanlık bir ortaçağ için tarihin anlattıkları sınırlı kalır. insanlığın sustuğu tarihsel bir dönem yaşanır. Sonra 16. Yüzyıl ile aydınlanma, ilerleme Rönesans Reform üzerine uzun uzun konuşulur.

- Yani?

- Tarihe bakıldığında insanlığın da mevsimleri ve o mevsimlere uygun iklimleri olduğunu görüyorum.

- Ve siz şimdi sonbaharı yaşadığımızı, üstelik önümüzde uzun bir kış olduğunu düşünüyorsunuz.

- Umarım yanılıyorumdur. Ancak sahile vuran insanlığa ve kimsenin bu durumu umursamamasına bakılınca öyle görünüyor. İnsanlar dedelerim gibi yine kendilerine yaşayacak coğrafya arayışı ile oradan oraya savruluyor.  Çoluk çocuk ölüp gidenleri kimse görmüyor, haber bile olamadan yok oluyorlar.

- İyi de bu durum hep böyle olmak zorunda mı? Tarihte tersine bir örneği yok mu?

- Var elbet. Kölelik gibi bir eziyetten kurtulmak için insanlık kim bilir kaç mevsim yaşadı. Ancak kurtulmayı başardı. Kadın haklarının kazanımı veya sömürgeciliğin reddi de önemli kazanımlar. Yine de insanoğlu başkalarının hayatlarını ve yaşam biçimlerini yönetip denetim altında tutmaktan vazgeçmediği sürece sözünü ettiğim döngü kaçınılmaz görünüyor.

Oltayı sarmaya başlayınca yine bir şey yakaladığını anladım. Ancak yakalanan balığı küçük bulup iğneden çıkardığı gibi “büyü de gel” diyerek denize bıraktı. Önceden kesip hazırladığı yemlerden birini sabırla iğneye yerleştirdi.

Oltayı tekrar savururken yüksek sesle rastgele diye bağırdım. Gülümsedi ve “öyle olsun” dedi.

a49f41be-8583-4450-9fc3-de94836b8687

O yaşlı akademisyenin anlattıkları ve onca yaşadığı olaya rağmen öfke duymadan anlama ve anlatma çabası ilgimi çekmişti.  Yağmurun nemi kurumaya yüz tutmuş kumların üstüne oturduğumda çantasında taşıdığı kitapları fark ettim. “Balık olmazsa kitap mı?” diye sordum. “O ikisi bana yetiyor” diye yanıtladı.

Başkalarının hayatını yönetmek konusunu biraz daha açmasını rica ettim.

Bir öğretmen sabrı ile insanın antropolojik olarak bir kabile hayvanı olduğunu, birlikte yaşama kültürü nedeniyle tarih boyunca hep bir yaşam biçimi dayatması altında tutulduğunu anlatarak başladı. Sosyal sınıflar, inanç sistemleri, ırk, din ve doğayı yönetmeye başlamasıyla birlikte piyasanın etki ve kontrolünde kaldığını, bu sayede hayata tutunabileceğine inandırıldığını anlattı. Çok tanrılı dinlerin etkisi azaldığında tek tanrılı dinlerin yükseldiğini, dinlerin sosyal sorunları çözmede yetersiz kaldığında milliyetçiliğin ve günümüzde de markalar üzerinden yürüyen bir tür piyasa milliyetçiliğinin etkisinde ve denetiminde yaşamak zorunda bırakıldığından söz etti.

- Peki bu sistemin kontrolünde olmayı istemeyenler, dışarıda kalmaya çabalayanlar olmuyor mu?

- Onlar ne yazık ki benim gibi kenara atılıp göz önünden siliniyor veya sahile vuran cesetler gibi haber bile olamadan yitip gidiyor. Ağaçlar sonbahara girdi mi önce genç, cılız ve en olgun yapraklarını döker. Burada da öyle oluyor.

- Direniş güçlenir sizin gibi düşünenler çoğalırsa?

- İnsanların nasıl yaşayacağı konusunda yönlendirici olan güç direniş ile karşılaştığında daha baskıcı totaliter rejimler üretse de sonuç değişmiyor. İşte böyle güç yitimi dönemlerini insanlığın sonbaharı olarak görüyorum. O nedenle yeni bir denge kurulana kadar önümüz sonbahar ve kış. Yine de umutsuz değilim. Kışın ardı insanlığın yeni baharı olacak ancak bizlerin kısacık hayat dönemine düşen ne yazık ki sonbahar ve kış. Bu da bizim şanssızlığımız.

- İyi de ne yapmalı?

- Dışarıda kış başlamışsa zemheri zürefası gibi ortalığa çıkmanın bedelini benim gibiler ağır ödüyor. İnsanlığın böyle dönemlerinin tarihte nasıl yaşandığına bakıp kabuğuma çekilmeye karar verdim. Monteign veya Thomas Moore gibi düşünürler en üretken yıllarını Avrupa’da din savaşların yaşandığı karanlık dönemde inzivaya çekilerek vermişler. O kadar iddialı üretken biri değilim ancak böylesi bir iklimde hayatta kalabilmek ve şimdilerde çok uzaklarda görünen bahar umudunu canlı tutmaktan başka bir şey gelmiyor elimden.

Uzanıp elimdeki ıslak kimliği aldı. Çantasındaki diğer kimlik ve oyuncağın yanına bıraktı.

Bir süre sessizce durup oltanın ucuna dikkatle baktı. Sonra makarayı sarmaya başladı. bu sırada “Tarih bunları yazar mı yazmaz mı zaman gösterir. Ancak kış sert geçecek gibi görünüyor.” dedi. Oltanın ucuna takılan yosun parçacığı ve sahilden gelen kurumuş çınar yaprağını görünce kafasını sallayıp “denizin de bereketi azaldı” diye söylendi.

Ayağa kalkıp sohbet için teşekkür ettim. Kafasını sallamakla yetindi.

Balıkçıyı ardımda bırakıp sahilde yürümeye devam ettim. Sahile vuran sonbaharın renklerine bürünmüş çınar yapraklarının çokluğu dikkati çekti. Geri dönüp uzaktan baktığımda bizimkinin yine oltasını sallayıp sabır ile sahilde beklediğini, tekir kedinin ise kuşları bırakıp balıkçının kovasının yanına çöreklendiğini gördüm.

Bir süre sonra şiddetlenen rüzgar ile oluşan kaba dalgalar sahili dövmeye başladı. Güneşin buluta girmesi ile kışı koklayan sonbahar serinliğine daha fazla dayanamayıp sahilden uzaklaşmak kabuğuma çekilmek zorunda kaldım.

Mehmet Uhri

Şiddet Sarmalında Yaşamak

Ocak 6th, 2020

f959b28d-25a9-4936-8ac3-9d2af478c4a7
Şiddet kültürel kökleri aile içine uzanan bir iletişim biçimidir. Sesini yükseltmekle başlar. Başka biçimde aktarılamayanın karşı tarafa “zorla” aktarılmasıdır. Direnme, diretme, sesini yükseltmekle başlar, fiziki şiddete ve hatta kitleselleşip linçe kadar ulaşabilir.

Sosyal iletişim kanallarının yeterince açık olmadığı, empati fakiri, şiddeti “normalleştirmiş” toplumlarda ne yazık ki sıklıkla başvurulan bir iletişim biçimidir.

İletişim kurmayı ailede öğreniriz. Şiddet de iletişim yöntemlerinden biridir. Pek çok kültürel unsur gibi öğrenilir ve çeşitli biçimlerde uygulanır. Bir toplumda şiddet kültürünün varlığı ve düzeyini görebilmek için toplumun ortak aklını, düşünsel arka planını görünür kılan atasözleri ve deyimlere bakmak yeterlidir.

Aşağıdaki atasözü ve deyimlerin yaygın kabul ve kullanım görüyor olduğu bir toplumda şiddetin var olduğunu ve kültürel olarak kendini sürekli yeniden üretebildiğini söyleyebiliriz.

- Kızını dövmeyen dizini döver,

- Öğretmenin vurduğu yerde gül biter,

- Dayak cennetten çıkmadır,

- Ağlamayan çocuğa meme vermezler,

- Nus ile uslanmayana etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir,

- Sözün bittiği nokta,

- Aklın yolu birdir…

Şiddet, kültürel kökleri aile içine uzanan bir iletişim biçimidir ve sesi yükseltmeyi öğrenmekle doğrudan ilgisi vardır.

Çocuklar talepleri için sesini yükseltmenin, direnme, dövünme ve “arıza çıkarmanın” işe yaradığını aile ortamında “öğrenirler”. Ailelerin biraz da başkaları tarafından ayıplanma kaygısıyla çoğunlukla pes edip çocuğun isteğini gerçekleştirmesi ile aile içinde şiddet kültürünün tohumu atılmış olur. Ses yükseltmeyle başlayan iletişim ve dayatma, çocuk ile birlikte büyür, biçim değiştirir ve kültüre dönüşür.

Başkalarını rahatsız edeceğini düşünmeksizin kornaya basmaktan, tribünlerde rakip takıma yönelik küfürlü tezahüratlara kadar her yerde yaşanır ve hatta küfürlü sözlerin günlük dilde edat olarak kullanılmasıyla “normalleşir”. Kültürel kodlarında şiddeti barındıran ve tekrar tekrar üretebilen toplumlarda iletişim kanallarının karşılıklı olarak açık olması (empati kültürü) şiddetin ortaya çıkmasını kontrol altında tutabilir.

Ancak, toplumu bir arada tutan ortak değerlerin yitirildiği, sosyolog Emile Durkheim (1858-1917) tarafından “Anomi” olarak adlandırılan iklime girildiğinde iletişim kanalları yetersiz kalır. Toplumun ortak değerleri anlamını yitirdiğinde yaşanan yalnızlık ve yabancılaşma hissi korku ve gerilimi arttırır. Bu ortam şiddet kültürünü besler, “ötekine” yönelik talep ve beklentiler gerçekleşmediğinde söz, yerini hızla şiddete bırakır.

Durkheim’ın “Anomi” olarak adlandırıldığı bu gibi durumlarda insanları bir arada tutan özgürlük, eşitlik, insan haklarına saygı, hukukun üstünlüğü, insan onuruna saygı ve demokrasi gibi temel kavramlarda bile uzlaşının sağlanamaması kutuplaşmayı artırır. Sosyal çözülmeye ve depresyona yol açar, intihar salgınları görülebilir. Ne yazık ki çoğunluğun sesi baskın gelir ve şiddet kitlesellik kazanır.

Kültürel kodlarında şiddeti “normalleştirmiş” toplumlarda yaşanabilecek en büyük tehlike şiddetin bir yangın gibi kitlesellik kazanıp linç kültürüne dönüşmesidir.

Linç, şiddetin doruk noktasıdır ve tüm taraflar için yıkıcı sonuçlar doğurur.

Şiddet iklimi normalleştiğinde herkesin sırtı kabarık kedi gibi nereden nasıl bir saldırı gelecek kaygısıyla dolaştığı gergin ve sağlıksız ruh iklimi içinde yaşar ve bunun normal olduğuna kendimizi inandırmaya çalışırız.

Şiddet kültürel kökleri aile içine uzanan bir iletişim biçimidir ve sesini yükseltmekle başlar.

Anomi ikliminin beslediği ve toplumun kültürel kodlarında “normalleşmiş” şiddet olaylarının sağlık çalışanlarına yönelmesinde de taraflar arasındaki iletişim kanallarının yetersizliğinin rol oynadığını görmek çözüme yönelik iyi bir başlangıç olabilir. Aksi halde, hasta ve yakınlarının sağlık sistemine güven duymamaları ve yaşanan aksiliklerin sorumlusu olarak sağlık çalışanlarını görme eğilimi, hekimlerin de hastalarını olası tehdit unsuru olarak algılaması kısır döngüye dönüşüp şiddet sarmalını beslemeye devam eder.

Bilindiği gibi meslek kimliğin bir parçasıdır.

Sosyalleşmeyi gerçekleştirirken kimliklerimizi kullanırız. Evde anne veya baba olur, mahallede komşu, arabada şoför, iş ortamında ise mesleğimizin gerektirdiği sosyal rollerimize bürünürüz. Üstlendiğimiz sosyal rollerin gerektirdiği bilgi birikimi, ahlak ve sorumluluk bilinci ile davrandığımızda o rolün hakkını verir, kendi değerimizi hissederiz.

Büründüğümüz sosyal rollerin toplum içinde gördüğü değerler de farklıdır. Felsefi anlamda başlangıcından beri bir “adanmışlık” gerektirdiği, kendini geri çekip başkalarının sağlığına odaklanma üzerine kurulduğu için hekimlik tüm toplumlarda saygınlığı yüksek mesleklerdendir.

Sosyolojik olarak her sosyal rolün ekonomik ve psikolojik olmak üzere iki farklı değeri olduğu kabul edilir. Sözgelimi işgücüne gereksinim duyulan feodal görünümlü kırsal topluluklarda çocuğun iş gücüne katkı ve gelecek sigortası anlamında ekonomik değeri psikolojik değerinden fazladır. Bu nedenle baba kimliği ekonomik değerleri öne alarak daha baskıcı ve psikolojik tatminden uzak olarak şekillenir. Şehir ortamında ise roller tersine döner.

Hekimlik mesleğinin psikolojik değeri geçtiğimiz yüzyıla kadar ekonomik değerinin hep önündeydi. Herhangi bir sosyal ortamda doğumunu gerçekleştirdiğiniz bir çocuğun elinizi öpmesi, hastanızın yanınıza gelip sizi saygıyla selamlaması ekonomik değer taşımasa da mesleki tatmin açısından hayli doyurucu olabilmekteydi.

Geçtiğimiz yüzyılın sonunda yaşanan neoliberal dönüşüm ile birlikte; sağlık sisteminin piyasalaşması verimlilik, kar, sürdürülebilirlik, kalite, maksimizasyon, rekabet, inovasyon gibi pek çok öncülün sağlık sistemine yerleşip mesleğin biçim değiştirmesine neden oldu. Bu dönüşümün sağlık hizmet kalitesinin standardizasyonu, kalite ilkelerinin uygulanması, hizmetin yaygınlık ve etkinlik kazanması şeklinde olumlu sonuçları olmasına karşın mesleğin ekonomik değerinin psikolojik değerinin önüne geçmesi gibi bir sonucu daha oldu. Hekimler çalıştığı kurumun marka değeri, kazandırdığı meblağ ve bunun üzerinden kazanç elde etme şeklinde yeni bir mesleki yapılanma içine itildi.

Hekimlik mesleği psikolojik anlamda tatmin edici olmaktan uzaklaşıp ekonomik rekabet ortamına itildikçe, bir başka deyişle felsefesinde yatan insana–hastaya adanmışlık, yerini kuruma, patrona adanmışlığa bıraktıkça toplumun gözünde de değerini yitirmeye başladı. Sağlık çalışanlarına yönelik giderek artan şiddetin arka planında, insanların canını emanet ettiği hekime kuşkuyla bakmasının yattığını da görmek zorundayız.

Piyasalaşan sağlık ortamının getirdiği karşılıklı güvensizlik sarmalı ve popülist sağlık politikaları, hekim ile hasta arasındaki iletişimi olumsuz etkiledikçe şiddet giderek daha fazla görünür oldu. Üstelik şiddet uygulayan ve şiddet mağdurları üzerinden bile toplumun bölünüp kutuplaştığına şahit olmaya başladık.

Çözüm hiç kolay görünmese de bir yerden başlamak gerekiyor. Bataklığı kurutmadan cezai yaptırımları artırmak gibi geçici önlemlerin sorunu ötelemekten başka işe yaramayacağı açıktır. Hastalığı kabullenmek ve içinde bulunduğumuz “anomi” ile yüzleşmek durumundayız.

Şiddeti kültürel kodlarında normalleştirmiş ve anomi girdabına sürüklenmiş görünen bir toplumun aynaya bakmasını sağlamak, karşılıklı olumsuz önyargıların doğurduğu iletişimsizliğin sağlık çalışanlarına yönelik şiddeti beslemekte olduğunun farkında olmak çözüme yönelik arayışların başlangıç noktası olmalıdır.

Kitlesellik kazanıp tüm tarafları mağdur edecek yıkıcı sonuçlar doğurmadan içinde bulunulan şiddet sarmalı ile yüzleşmek ve durdurmak zorundayız. Başta yöneticiler, eğitmenler, aileler olmak üzere toplumun her bireyi ayrıştırıcı-kamplaştırıcı söylemden özenle kaçınmalı, ortak değerleri öne çıkaran tutum-davranış değişikliği ile şiddetin her türlüsünden arınmış toplum hayali için gelecek kuşaklara örnek olmalıdır.

Dr. Mehmet Uhri

Not: Bu yazı 03.01.2020 günü çalışmakta olduğum Bakırköy Sadi Konuk Eğitim Araştırma Hastanesinde hasta yakını tarafından darp edilen değerli meslektaşım Burak Altunpak’a ithaf olunmuştur.

Kaynakça:

Durkheim, E. Toplum Bilimin Yöntem Kuralları, Dost Kitapevi 2012

Durkheim, E. İntihar Cem Yayınevi 2011

Köknel, Ö. Şiddet Dili Remzi Kitapevi, 2013

Köknel Ö. Kaygıdan Korkuya, Remzi Kitapevi, 2014

Parsons, T. Toplumsal Eylemin Yapısı; Marshall, Pareto, Durkheim, Sakarya Üniversitesi Yayınları 2015

Hayır lokması

Ekim 25th, 2019

lokma-1

Sıcak bir yaz günü genç kadın sahil kasabasının çarşı camii önünde lokmacının pişirip küçük kaplara koyduğu lokmaları dağıtıyordu.

Lokma arabasının önündeki yazboz tahtasında büyük harflerle bir kadın ve adamın ismi ve “ruhlarına Fatiha” yazısı okunuyordu. Kalabalığın artması ile oluşan kuyruğa lokma yetiştirme telaşı ile bir yandan yeni lokma hamurları yağa atılıp diğer yandan pişenleri toplama telaşı çalışanları ter içinde bırakmıştı.

Kadın bir süre sonra sıcak yaz güneşinin de etkisiyle yorulup dağıtım işini çalışanlara bıraktı. Kenardaki banka ilişti. Sonradan lokmacının babası olduğunu öğreneceği adam ise bankın diğer ucunda oturmuş omuzundaki havlu ile terini kuruluyordu. Adam tabelayı işaret edip “Allah kabul etsin, anne babanız herhalde?” diye sordu. Kadın başını sallamakla yetindi.

Kadın artan çarşı kalabalığını ve uzayan kuyruğu işaret edip “yetmeyecek sanırım, hamuru arttırmak mümkün mü?” Diye sordu. Lokmacının babası ayağa kalkıp lokma hamurunun olduğu tencereye bakıp yerine geri döndü.

- Kızım bu hayır lokması. Hayrın ölçüsü olmaz. Hem yeni hamur hazırlayıp mayalanmasını beklemek saatler alır. Yettiğince…

- İyi ama ya yetmezse?

- Bunca zamandır bu işi yapar seyyar hayır lokması dağıtırım, yettiğini hiç görmedim. Ne kadar yaparsan o kadar alıcısı olur. Lokmayı yiyenler gibi yetişemeyip yiyemeyenler de duasını okur geçer gider. Herkese kaderi kısmeti kadar düşer. Ömür gibi.

- Ömür gibi mi?

- En yaşlısı, hayatı en dolu dolu yaşamışı bile ömrü bir gün daha uzun olsun ister ya… Lokma da öyle. İstersen sabahtan akşama dağıt bir sonrakinin alıcısı hep hazırdır. Herkes kaderi kadar yaşar ve kısmeti kadar doyar.  Yaşanmış günlerin anısına rahmetlilerin ruhuna gidecek bir koku ve damak tadı yapar dağıtır geçersin. Kimi dua eder, şükreder kimi ise hiç umursamaz “enayinin biri bedava lokma dağıtıyor” der. Yani lokmayı dağıtan gerçekte kendine dağıtır.

Bu sözlerden sonra kadın çantasını karıştırıp cüzdanının içinden çıkardığı aile fotoğrafına bir süre baktı. Gözleri doldu.

Kendini toparlayıp resmi yerine koyup yeni çıkan partiyi dağıtmak için tekrar lokma tenceresinin başındaki yerini aldı. Pişenler dağıtılıp bir sonraki partinin çıkmasını beklerken gelip tekrar bankın ucuna oturdu.

lokma-2Bu kez soru sorma sırası kadındaydı. Lokmacının babasına kaç yıldır bu işi yaptıklarını ve başka iş yapıp yapmadığını sordu. Lokmacı oturduğu yerde hafifçe doğruldu.

- Dükkânı kapattım. On yılı aşkın bir süredir seyyar lokmacılık yapıyorum. Şimdilerde oğullarım işi devraldı bir arabamız daha var. Alın teri döküp paramızı kazanıyoruz. İki araba ile üç aile geçiniyor.

- Kapattığınız dükkânda ne iş yapıyordunuz?

- Lokantacıydım. Daha doğrusu gündüz esnaf lokantası akşam meyhanecilik gibi bir şeydi.

- Neden kapattınız? Rekabet yüzünden mi?

- İşlerim iyiydi. Bir gün meyhanenin müdavimlerinden birini kaybettik. Baktık kimi kimsesi yok. Ardından bir helva karıp dağıtalım istedik. Meyhanecinin helvası diye çekinip almadılar. Önceleri anlamadım. Sonra merhumun kırkında lokma yapıp dağıttık yine elimizde kaldı.

- Anlamadım

- Ben de anlamadım. Ama baktım ki bir şeyler ters gidiyor. Sağlık sorunlarım da gözümü korkuttu. Yolun sonuna doğru tövbekâr olup meyhaneciliği bıraktım. Bu işe başladım.

Kadın hafifçe gülümseyerek “Benim için fark etmezdi. Hem helvayı kimin yaptığı neden önemli olsun ki?” diye cevap verip bir süre sustu. Sonra kafasını kaldırıp “Sahi lokmanın bir anlamı var mı? Söz gelimi neden böyle yuvarlak ve ortası neden delik olmak zorunda?” diye üsteledi. Adam ayağa kalkıp pişen lokmalardan birini eline aldı;

- Yıllar önce çırakken bu soruyu rahmetli ustama sorduğumda eline bir lokma alıp “Lokma ölenin ardından yaşanmışları anmak, hatırlamak için yapılır ve bir ömrü anlatır. Dünyaya çiğ ve cıvık bir hamur gibi gelir, mayalanır kabarır büyürüz. İçimizde anlamını bilmediğimiz bir boşlukla hayata atılırız. Hayat bizi pişirir ve aldığı yere bırakır. Hayatlarımız da lokmaya benzer. Hepsinin ortasında ama küçük ama büyük boşluk olur. Ne kadar kabarsan, iyi pişsen, hatta şuruptan parlasan da o boşluktan kurtulamazsın. Belki bizi biz yapan da o boşluktur, kim bilir?” gibi bir yanıt vermişti. O zamanlar pek anlamamıştım. Gerçi yassı hamur olarak kızartıp pişi gibi yapabilirsin ama bildiğimiz hayır lokması hep böyle oluyor.

- İçimizdeki boşluk ha? Çok anlamlıymış…

Kadın tekrar ayağa kalkıp kuyrukta bekleyenlere lokma dağıtmaya devam etti. İki saat içinde koca tencere hamur pişirilip dağıtılmıştı.

lokma-4

Kadın o sıcakta ocağın başında terleyen delikanlıya ve yanındakine teşekkür edip ödemeyi nereye yapacağını sordu. Delikanlı omuzundaki havlu ile elini yüzünü kurulayıp babasını işaret etti.

Adam ödemeyi almadan önce plastik kaba koyduğu kalan birkaç lokmayı çatalıyla birlikte kadına uzattı. Kadın teşekkür edip geri çevirdi.

- Ruhlarına lokma döktürdünüz ama tadına dahi bakmadınız. Paket yapayım mı?

- Hayır. İstemiyorum. Ama bana nereye bakmam gerektiğini gösterdiği için size, daha doğrusu rahmetli ustanıza teşekkür ediyorum.

- Önemli değil. Yine de anne babanız için lokma döktürüp uzak durmanızı anlayabilmiş değilim. Pek karşılaştığım bir durum değil.

- Onlar benim gerçek annem ve babam değil.

- Nasıl yani?

- Nüfusta anne ve babam görünüyorlar. İstenmeyen bir gebeliğin ürünü olarak beni dünyaya getiren kadın doğumevinde bebeğe aile bulunmazsa çaresiz kalıp katil olacağını söylüyor. Ebeler sağa sola haber salıp çocuğa aile arıyorlar. Velhasıl rahmetli anne ve babam beni alıp nüfuslarına geçiriyor hatta yine o ebelerin yardımıyla evde doğum yapmış gösteriyorlar.

- Ne var bunda?

- Annem beni 43 yaşında evde doğurmuş oluyor. Babam o sırada 50 yaşında. Beni yetiştirebilmek için tüm sosyal çevrelerini bırakıp bu ücra kasabaya yerleşip yeni bir hayata başlıyorlar. Gerçek anne ve babamın kim olduğunu hiç bir zaman öğrenemedim. Aile olarak bildiğim insanların belki de çoktan bitmiş birlikteliklerinin ortasındaki boşluğu doldurmaktan başka bir işe yaradığımı sanmıyorum. Babamı 7 yaşında kaybediyorum. Annem ise benimle hayata tutunuyor. Yıllar sonra anneme ameliyat için kan gerektiğinde kan gruplarımızdaki uyuşmazlığı fark edip araştırmaya başlıyorum. Doğum belgelerimi bulup işin üstüne gideceğimi söyleyince gerçeği öğreniyorum.

- İyi de size sahip çıkıp anne baba olmuşlar. Daha ne istiyorsunuz?

- Emeklerini inkâr edemem. Ama ben önce evliliklerinin, babam öldükten sonra da annemin hayatında az önce sözünü ettiğiniz boşluğu doldurmaktan başka bir işe yaramadım. İstenmeyen, hatta yok olsun istenen ve ancak başkalarının hayatlarındaki bir boşluğu doldurabilecek kadar anlamı olan bir hayatı yaşamayı kabullenmekte hep zorlandım. Hep kendime kızıp durdum. Bana iyi ki ustanızdan söz ettiniz.

- Anlamadım.

- Rahmetli ustanızın lokma için söyledikleri bu güne kadar yaşadıklarıma değil yaşamadıklarıma bakmam gerektiğini işaret etti. Başkalarının hayatında doldurduğum yere bakıp boş boş hayıflanmak yerine kendi içimdeki o devasa boşluğa bakmam gerektiğini fark ettim. “Lokmayı dağıtan gerçekte başkaları için değil kendi için dağıtır” derken haklıydınız. Tadına bakmasam da bugün burada olanlar bana yetti. Hakkınızı helal edin.

Bu sözlerden sonra ödemeyi uzattı. Adam pek anlamasa da parayı cebine yerleştirirken “siz de helal edin” diye yanıt verdi. Adam oğluna kalan lokmaları paketlemesini söyledi. Paketi kadına uzattı. Kadın istemediğini söyleyince “Tamam yemeyin ama yanınızda bulunsun. Belki bir ara aklınıza düşer ortasındaki boşluğun tadını merak edersiniz” diyerek kadının eline tutuşturdu.

Mehmet Uhri

Karıncanın gölgesi

Ekim 17th, 2019

akdamar

Biz karıncalar için gölgemizi yaşatan zayıf, kavruk, fakir bir dünyadır, bu ada.

Bizler de o adanın sefil sakinleriyiz.

Şartlar zor da olsa mutlu yaşar, burada ölürüz. Bulduğumuzla yetiniriz.

İnsanlar rahat bıraksa şu küçük adamızda rahatça yaşayabileceğiz. İlla gelip yayılacak, tutunmaya çalışacak, sonra da gerisin geri gidecekler. Yaz ayları insan kalabalığı yüzünden ortalığa çıkmaya cesaret edemesek de havaların soğuması ile adaya gelen insan sayısı azalınca rahatlıyoruz. Ancak kışın en zor hava şartlarında bile bir iki deli çıkıp geliyor ve cılız küçük dünyamızda bizleri yine rahat bırakmıyorlar.

Biz kim miyiz?

Van gölü üzerindeki Akdamar adasının karıncalarıyız.

Adanın gerçek sakinleriyiz.

Adada yalnız değiliz. Bir de bizim gibi adaya gölgesi düşen badem ağaçları var. Başkaları da var ama onlar da bizler gibi gölgesi uzun olanlardan.

İyi de o çok yakındığımız insanların, adaya gelen gidenlerin gölgesi yok mu?

Var elbet. Onlar adada diklenip hep güneş tepedeyken gelip gittiği için bıraktıkları gölge de kalıplarına göre komik kalıyor. Hatta güneşten kaçıp badem gölgesi aramalarına bakılırsa gölge bırakmak gibi dertleri de yok. Heybetli görünseler de ufacık gölgeleri ile her yerin ve her şeyin sahibi gibi dolaşmalarına badem ağaçları gibi bizler de gülüp geçiyoruz.

6b237170-ea40-4660-b68b-e5dcd1ecf079

Binlerce yıldır biri gelir diğeri gider ve her gelen adanın sahibi olduğunu iddia ederler. Halbuki, değil kendileri, gölgeleri bile kalmaz.

Biz karıncalar, insanların sahiplenme merakını hiç anlamıyoruz.

İnsanların her şeyi, her yeri sahiplenmek ve sonra üstüne oturup kimseyle paylaşmamak gibi garip huyları var. Bir şeyin sahibi olunca diğerlerin yoksunluk içinde kalması, eziyet çekmesi mi gerekiyor? Hadi hepsinin sahip olduğu bir şeyler var diyelim; bu kez benimki az seninki çok diye hır çıkarıyorlar.

Birlikte yaşıyorlar ama birlikte yaşamanın ne olduğunun farkında bile değiller.

Buradan, toprak altından bakıldığında kimse hiçbir şeyin sahibi değil. Gerçekte ada yaşadığı sürece varız. Ada ölürse hayat da yok.

Birinin insanlara, o midesi yarımlara anlatması gerekiyor.

Adaya gelen midesi yarımları görseniz ne demek istediğimizi daha iyi anlarsınız. Kendi aralarındaki farklılıklara katlanamadıkları gibi aynı dili konuşanların bile birbiriyle anlaşmadığına sıkça şahit oluyoruz.

624b8958-5166-4911-9757-21f3f1768620Binlerce yıldır huzur içinde şu garip, kurak fakir adada yaşamayı sürdüren bizler gibi çift midelilerin insanları anlaması çok zor. Yanlış duymadınız. Çift mideliyiz, midemizin birini kendimizi beslemek diğerini de açları doyurmak için kullanırız. Yani değil kavga etmek anlaşamamak, bedenimizin yarısını yaşadığımız ada gibi diğerleri için harcamaktan çekinmeyiz. Bu sayede biz olur, çok olur ve mutlu oluruz.

Adayı da o kurak cılız haliyle karşılık beklemeden bizleri yaşatmaya çabaladığı için severiz.

Şartların zorluğuna rağmen buradan ayrılmayı istemez, aynı kavruk cılız hayatı hep birlikte mutlu mesut paylaşırız. İnsanlar ise korkularıyla gelir ve korkularıyla yaşar, adayla kavgaya tutuşurlar. Adaya inşa ettikleri taş evlerin içinde kabuklarına çekilip korkularından arınır daha mutlu sevecen olabilseler de dışarıda hep o asık yüzlü sert görüntüleriyle dolaşırlar.

Halbuki çocukken hiç böyle değiller.

Bizleri görüp fark eden, merak eden, ağaçlara tırmanan tanımadığı diğer çocuklar ile oyunlar oynayan, elindekini paylaşan çocukları çok severiz. Onları kendimize yakın hissederiz. O sevgi dolu, paylaşmayı bilen çocukların korkuyla yaşayan koca koca insanlara dönüşüyor olmasına üzülür bunu neden yaptıklarını ve değiştirmeye çabalamamalarını hiç anlamayız.

Üstelik her şeyi bildiklerini sanıyorlar ama bizlerden bile öğreneceği daha çok şey var, insanoğlunun.

Şu küçücük dünyamızdan, adadan bakılınca; insanların hep birbirleriyle ve doğayla didiştiğini, kavga etmeden duramadığını görüyoruz. Gelenler adayı anlamak onu tanımak yerine kendilerine göre değiştirmeye çabalıyor. Böyle olunca kalıcı da olamıyorlar. Taş üstüne taş koyup bir süre tutunmaya çabalasalar da sonuçta adada doğru dürüst gölge bile bırakmadan geçip gidiyorlar. Aralarından az da olsa geçici olduğunu kabullenen, kalıcı olanın ada olduğunu görüp anlayan çıksa da aralarında tutmuyor, istemiyorlar.

Bizler ise her şeyin geçici olduğunu, kalıcı olanın bu ada ve üzerindeki hayat olduğunu biliriz.

Kısacık ömrümüzde gölgemizi yayar adayı kucaklarız. Bizler gitsek de adanın yaşamaya devam edeceğine, taşların üstünde gölgelerimizden izler kalacağına inanırız.

Bu da bize yeter.

c5d56ec9-a0ad-4991-94b8-24c5e07e32aa

Akdamar adasının biricik dünyamız olduğunu bilir ve o dünyanın sefil sakinleri olarak barış içinde yaşarız.

Birileri insanlara yaşadıkları dünyadan başka gidecek yerleri olmadığını hatırlatsa belki onlar da yeryüzü ve birbiriyle kavga etmek yerine bizim gibi barış içinde yaşayacak diye umutlanırız.

Binlerce yıldır insanlar gelir gider birbirlerine bakmaktan ne biz karıncaları ne cılız yabani badem ağaçlarını ne de o geniş yüreğiyle bizleri yaşatan adayı görürler.

Dedik ya, öğrenecekleri çok şey var.

Geldikleri yere, hayata ve kendilerine bakmak yerine diğerlerine ve onların sahip olduklarına bakıp, birbirleriyle yarışarak ömür tüketiyorlar. Bastıkları toprağı, doğayı ve yaşadıkları yeri sanki kendi yaratmışçasına hoyratça davranmayı marifet sayan, hayatla kavga ederek yaşayan huzursuz ham bir canlı işte.

Üstelik ne kadar çırpınsalar da kalıcı olamadıklarının, adanın taşı toprağı birkaç cılız badem ağacı ve bizlerden başka kimsenin kalıcı olamayacağının da farkındalar.

Burada olmayı biz seçmedik. Gidecek yerimiz gücümüz olsa belki bizlerden de çıkıp gitmek isteyen olabilirdi. Ancak adanın bizlerle yaşadığını ve bizleri yaşatanın da ada olduğuna inanırız. Bizleri kucaklayan, onca yokluğa rağmen yaşatmaya çabalayan adanın gönlünü hoş tutar, toprağını eşeler, yer altına taşıdıklarımız ile karnımızı doyurur bu susuz kurak adanın verdikleri ile yetinmeyi biliriz.

Onca yokluğa, zorluğa karşın bizleri hayatta tutan adayı sever, onun da bizi sevdiğine inanırız.

Biz karıncalar için gölgemizi yaşatan zayıf, kavruk, fakir bir dünyadır bu ada.

Bizler de o adanın mutlu ve sefil sakinleriyiz.

Bir de insanlar bunu anlayabilse…

Mehmet Uhri

Işık sızıyor içeri

Ekim 4th, 2019

cohen1

Çantasından çıkardığı küçük plastik termosun kapağını açıp iç içe geçen kapaklardan birini viski ile doldurdu ve bana uzattı. Kendi de diğer kapağa doldurduğu viskiyi bir defada yudumladı. Elimde kapak ile şaşkın baktığımı görünce “ambalaja aldanma, bu kadar lezzetlisini her zaman bulamazsın” diyerek ısrar etti. Kendine özgü aromasıyla hayli lezzetli bir viski olduğu ilk yudumda anlaşılıyordu. Ben de çantamdaki bitter çikolata paketini açıp ikram ettim.

Yaşlı beyefendi ile ilk kez karşılaşıyordum ve tüm bunlar Harbiye açık hava tiyatrosunda başlamakta olan konser öncesinde yaşanıyordu.

Çağdaşı olduğum için kendimi şanslı hissettiğim ozan Leonard Cohen’in konser için İstanbul’a geleceği haberini almama karşın bilet almakta gecikince tüm biletler tükenmişti. Konserden bir iki gün önce ikinci el bilet peşine düşmüş ancak bulduklarımı da alamamıştım.

Derken, bir internet sitesinde yan yana iki biletin ayrı ayrı açık arttırma ile satışa çıktığını görüp iki bilete de teklif verdim. İş yoğunluğu nedeniyle ekran başında bekleyecek vaktim olmadığı için bilet bedelinin 4-5 misline kadar otomatik arttırma talimatı verip işimi garantiye almaya çalıştım. Günün sonunda üst limiti hayli yüksek tutmama karşın biletlerden ancak birini alabilmiş diğerini bir başka alıcıya kaptırmıştım.

Üstelik o alıcı ile yan yana oturacaktım.

Eşime, konsere birlikte gidebilmek için çok uğraştığımı ancak tek bilet bulabildiğimi söyleyince Cohen hayranı olduğumu bildiği için sorun etmedi.

Konser günü akşamüstü heyecanla Açık hava tiyatrosuna giderken eşimi arayıp bileti kaptırdığım kişi ile yan yana oturacağımı ve serzenişlerini ileteceğimi söyledim. “Eğlenmene bak” diye yanıtladı.

Yerime oturup bileti kaptırdığım kişiyi beklerken açık hava tiyatrosu için hayli şık sayılabilecek açık kahve takım elbise yelek ve Fötr şapkasıyla jilet gibi giyinmiş yaşlı bey efendi yanıma oturdu. İlk anda Leonard Cohen ile yaşıt olmalı, ben bu adama nasıl serzenişte bulunacağım diye düşündüğümü hatırlıyorum. Göz göze gelince gülümsedim ve “O bileti size kaptırdığım için konseri eşimle izleyemiyorum. Alacağınız olsun” dedim. Şapkasını çıkarıp başını eğdi ve bir süre öyle durduktan sonra bir şey söylemeden koltuğuna oturdu.

Kısa süre sonra çantasından çıkardığı küçük termostan viski ikramı ve benim bitter çikolata ile karşılık vermemle gecenin rengi değişti.

Gerçekten çok lezzetli bir viski olduğunu söyleyip markasını sorunca elimdeki kapağı tekrar doldurdu. Üst aramasında sorun yaşanmaması için orijinal şişesiyle getirmediğini ancak 18 yıl dinlendirilmiş tanınmış bir viski olduğunu ve muzipçe gülerek tiyatro girişinde “kahvemi yanımda getirdim” yalanı ile içeri soktuğunu anlattı.

Viski dolu küçük kapağı havaya kaldırıp “bu kez eşlerimizin şerefine içelim” deyince bir an için ne kadar bencilce bir tavır içinde olduğumu fark edip utana sıkıla “Yoksa ben de eşinizin biletini mi aldım? Benim yüzümden mi gelemedi?” diye sordum.

Yüzünde acı bir tebessüm belirdi. Şapkasını çıkarıp başını öne eğdi.

- Keşke öyle olsaydı. Eşimi, onca yıllık hayat arkadaşımı birkaç ay önce yitirdim. Leonard Cohen’in İstanbul konseri haberini hasta yatağında görüp “iyileşmeliyim, bu konser kaçmaz” demişti. Ancak ömrü yetmedi. İkimiz için de Cohen ilah gibiydi. Öyle ki; düğünümüzde Cumparsita yerine Cohen ile dans etmiştik. Eşimin son dileğini yerine getirmek için fiyatı sonuna kadar arttırıp biletlerden birini almaya çabaladığım için umarım beni affedersiniz.

Elimdeki kapağı uzatıp “eşinizin ruhu için” diyerek yudumladım. “Buna alışmak çok zor ama öyle olsun” diyerek eşlik etti.

Konserin başlamasına kısa bir süre kalmasına karşın açık hava tiyatrosu tıka basa dolmuştu. Dinleyicilerin çoğunun orta yaş ve üzeri olduğu gözden kaçmıyordu. Arkamızda oturan iki genç kız çevrelerinde oturan “amca ve teyzelere” tavsiye üzerine geldiklerini ve Cohen’i tanımadıklarını söyleyip ülkemizdeki hangi şarkıcıya benzetilebileceği gibi pek de mantıklı olmayan bir soru sordu. Kısa bir istişareden sonra ihtiyar heyeti kararıyla Fikret Kızılok ile benzerlik kurulabileceğini söyledik. Kızlar teşekkür etse de bakışlarından kimden söz ettiğimiz konusunda da pek bilgileri olmadığı anlaşılıyordu.

“Rahmetli eşiniz ne iş yapıyordu?” diye sordum. Karı koca mimar olduklarını fakülte yıllarında başlayan beraberliklerinin iş ortamında da sürdüğünü anlattı. Çizdiği mimari projelerin iç dizaynını eşine teslim ettiğini, böylelikle birbirlerini tamamladıklarından söz etti. Çok istemelerine karşın çocuk sahibi olamamış birbirlerine ve çok sevdikleri mesleklerine tutunarak yaşamışlardı.

- İçtiğimiz viski eşimin favorisiydi. Öyle içki düşkünü bir değildi ama birlikte yaşadığımız hayatı viskiye benzetirdi.

- Viskiye mi? Nasıl yani?

- Anlaşılmayacak bir şey yok. Alkolü damıtıp meşe fıçıya koyup bekletiyorsun. Fıçıda yıllanan alkol meşenin lezzeti ve kokusu ile karışıp viskiye dönüşüyor. Eşime göre ben meşe fıçı, o ise içeride yıllanan alkoldü. Zaman içinde birbirimize bulanıp değişip dönüşüyorduk. Üstelik, tasarladığımız yapılar için de durum benzerlik arz ediyordu. Dışını ben çizip şekillendiriyor içini ise o dolduruyor mekana hayat veriyordu. Yapıyı kullananlar değerini bilirse yıllanmış hayatlar barındıran anlamlı mekanlar ortaya çıkıyordu. Eşim, hayatın fıçı içinde yıllandırılan viskiler gibi değişip dönüşüp kendine özgü lezzet kazandığını uyumlu birlikteliklerin unutulmaz anılar ile lezzetli yaşanmışlıklara dönüştüğünü düşünüyordu. Bu gece yanımda viski ile gelmek isteme nedenini umarım anlamışsınızdır.

- Anlamlı benzetmenizi sulandırmak istemem ama merakımı mazur görün; bildiğim kadarıyla viskiler single malt veya karışım olarak ayrılıyor. Bu durumda sizin evliliğiniz single malt mı oluyordu?

- Bilmem. Doğrusu hiç düşünmedim. Önemi olduğunu da sanmıyorum. Yıllanmış single malt viskiler pahalıdır ve dışarıdan bakıldığında tüketene prestij kazandırıyor gibi görünse de yalnız kalındığında ağzının tadı yerindeyse görece ucuz bir blended viski bile çok daha lezzetli gelebilir. Dışarıdan nasıl göründüğünü bilemem ama eşimin benzetmesine göre evliliğimiz yıllandıkça lezzetlenen markası özelliği pek de önemli olmayan bu termostaki viski gibiydi. Geride bıraktığı anılara bakınca haklı olduğunu düşünüyorum.

cohen3Kederli bir iç çekip sustu. Hüzünlendiği belli oluyordu. Cohen’in sahne almasıyla tribünlerde coşkulu bir dalgalanma yaşandı. Cohen seyircileri selamladıktan sonra sahneye serdirdiği yerel motifli el halılarını işaret edip konseri halılarınızın ev sahipliğinde vermek istediğini söyleyince çılgınca bir alkış koptu.

“Dance me to the end of love” parçasının müziği ile birlikte bizimki elindekileri bırakıp ayağa kalktı ve “düğünümüzde bununla dans etmiştik” diyerek olduğu yerde şarkıyı söyleyip dans etmeye başladı. Arkamızdaki genç hanımların bizimkinin ayağa kalkmasından rahatsız olduklarını görüp bir şey söylemelerine engel oldum. Şarkının bitimine kadar ayakta sallanıp yerine oturduğunda yorgun ve mutlu görünüyordu.

cohen2Cohen ise ilerlemiş yaşına rağmen “Herkes biliyor zarların hileli olduğunu” diyerek coşturduğu seyircileri “her şeyde bir çatlak var ışık sızıyor içeri” diyerek umutsuz bırakmıyor, ardı ardına söylediği hit şarkıları ile duygulandırmayı başarıyordu.

İçtiğimiz viski gibi konserin de nasıl bittiğini anlayamadan rüya gibi bir 2,5 saat yaşandı. Pek çok seyircinin yaptığı gibi yerimizden kalkmadan bir süre konserin üzerimizde demlenmesini bekledik.

Kenara bıraktığı boş termosu kapatıp kendisine uzattım. Böylesine anlamlı bir geceyi paylaştığı için teşekkür ettim. Ayağa kalkıp “eşiniz hanımefendiye hürmetlerimi iletmenizi rica edeceğim” diyerek şapkası ile selam verdi.

Kısa süre durakladıktan sonra “Bu konseri benimle paylaştığınız için asıl ben teşekkür ederim. Gecenin anısına bunun sizde kalmasını istiyorum” diyerek termosu bana uzattı. İtiraz etmek istediğimi görünce eliyle beni susturup “Şu küçücük eşya bile böylesi güzel bir geceye bulanıp anlam kazanırken eşimin bıraktığı anı yüklü değerli eşyalar onun ölümüyle başkalarının gözünde çöp haline geliyor ya; işte buna katlanamıyorum. Kendim bile zor giriyorum o eve. Bırakın bu da sizde kalsın.” Dedi.

Elini sıkıp tekrar teşekkür ettim.

İsmini dahi bilmediğim o mimar ile bir daha karşılaşmadım.

Ancak o yaşlı mimarı ve konser gecesini her Cohen dinleyişimde hatırlıyorum. Bıraktığı termosu ise işlevine uygun pek kullanmasam da o geceye ait konser bileti ile birlikte kitaplığın köşesinde, gözümün önünde tutuyorum.

Mehmet Uhri

İpek böceği öğretisi

Eylül 19th, 2019

5165bfc5-d7f7-46b2-9810-fd7ee4e082df

O yaz plajda eksikliklerini herkes hissetmişti. Yazın ortası olmasına karşın ortalıkta görünmüyorlardı.

Gözlerimiz, sahilde güneşlenip torunları ile deniz kıyısında oynayan o yaşlı karı kocayı arıyordu. Anneanne ve dede her gün afacan iki erkek torunuyla öğlene doğru plaja geliyor, dedenin torunları ile birlikte kumda oynadığı oyunlar herkesin ilgisini çekiyordu. Anneanne geride dursa da denetimi elden bırakmıyordu. Arada çocukların güneş koruyucu kremlerini tazeliyor, şapkalarının başlarında olmasına özen gösteriyordu.

Birkaç gün sonra çocukları anneleriyle birlikte plajda görünce dayanamayıp anneanne ve dedelerini sorduk. Rahatsızlığı nedeniyle dedenin evden çıkamadığını, çocukların yazlıkta olmalarına karşın dedeyi yalnız bırakmamak için anneannenin torunları plaja götüremediğini öğrendik.

Afacanlar biraz daha büyümüş boylanmıştı. Sahilde kumdan kale yapmaya giriştiler. Önce yardım istediler, anneleri ilgilenmeyince kendileri yapmaya çabaladı. Kaleyi denize yakın yaptıkları için gelen dalgalar kısa sürede yıkıyor, neşe içinde yeniden yapmaya uğraşıyorlardı. Denizin serinliği girenleri kısa sürede dışarıya attığı için sahil denize göre daha kalabalık görünüyordu.

Çocuklar kendileriyle oynayan olmayınca kısa sürede sıkılıp annelerini denize girmek için ikna etmeye çalıştılar. Anneleri ise onlardan önce sıkılmış, deniz işini bitirip dönme niyetindeydi. Bir süre sonra toparlandılar.

Çocuklar durumdan hiç memnun olmamıştı. Akşamüzeri gün batımını seyretmek için sahile indiğimizde dedenin torunlarını da alıp anneanneyle birlikte sahilde olduğunu görünce içimiz ısındı. Afacanlar o eski mutlu halleriyle dedeyle oynuyor, dede de onlara bir şeyler anlatıyordu.

Yanlarına gidip geçmiş olsun dileğinde bulundum. Anneanneleri eşinin kalçasından ameliyat olduğunu, yürümesinin zorlaştığını, yazlığa bile çekinerek biraz eşinin ısrarı ve biraz da torunların hatırına geldiklerini anlattı.

Dede ise ufukta kaybolmakta olan güneşi gösterip nereye gittiğini soran büyük torununu “Akşam oldu güneş evine annesinin yanına gitti, sabah yine hepimizden önce gelip bizi uyandıracak merak etme” diye yanıtladı. Güneşin batmasıyla birlikte gökyüzünde sarıdan turuncuya eflatun ve mora kadar renkler belirmeye başladı. Küçük torun sahilde bulduğu deniz kabuğunu dedesine uzattı. O da ilgiyle inceleyip torununa geri verdi, saklamasını söyledi. Gidip yanlarına oturdum.

– Bu kadar ilgili dedeleri olduğu için torunlarınız çok şanslı.

– Sormayın. Annesi de babası da çok çalışıyor, kimse ilgilenmiyor gariplerle. Onlar oyun arkadaşı arıyorlar, anneleri ise her anne gibi bir an önce büyüsünler de dertlerinden kurtulayım diye düşünüyor. Çocuklar büyüdükçe değişen, büyüyen dertlerin farkına gün gelip varacak elbet ama bu arada torunlar sahipsiz kalmasın diye en azından yaz aylarında yanlarında olmaya çabalıyorum.

– Biliyorum. Her yaz sahilde onlarla saatlerce kumda oynadığınızı görüyorum. Hatta plajda bu yıl eksikliğiniz hayli hissedildi.

Sevgi dolu gözlerle sahilde koşuşturan torunlarına baktı. Anneanneleri üstlerini kirletmemeleri için seslendi ama çocuklar kendi havalarındaydı.

– Torunlarım büyüyor ama anne babaları farkında bile değil. Onların sorularına cevap verecek vakitleri de yok. Dinleyen olmayınca çocuklar soru sormaktan da vazgeçerler diye endişe ediyorum. Gücüm yettiğince yanlarında olmaya çabalıyorum.

– Neyi öğrensinler ve unutmasınlar istiyorsunuz?

Bir süre denize ve giderek eflatundan mora dönen gökyüzüne baktı. Kumda oynayan torunlarını işaret edip “Çocuklar. Hepsi başka bir dünya” dedi. Sonra bana döndü.

– Bence her çocuk mutlaka ipekböceği yetiştirmeli ve sahilde kumda oynamalı. Önemsiz gibi görünebilir ama çok önemli. Anneler ise çocukları koruyup kollama uğruna kuma oturmayı yasaklayıp, ipekböceği yetiştirmeyi bile çok görüyor.

– Hatırlıyorum ben de ipekböceği yetiştirmiştim. Konuşurdum onlarla, isimleri bile vardı. Ama neden bu kadar önem verdiğinizi doğrusu anlamadım.

– Çocuklara hayatı öğretmek istersen onlara ipekböceği ver, yetiştirsinler. Bilirsin bu çocuklar gibi minicik kurt olarak başlarlar hayata. Yedikleri dut yaprakları ile semirir büyür 3–4 kere gömlek değiştirirler. Her gömlek okuyup öğrenip alınan diplomalar gibidir. Sonra gün gelir büyümesini tamamlar, okullar bitmiş adam olmuştur. Sıra kozasını kurup kendini o kozaya hapsetmeye gelmiştir. Evini barkını yerini yurdunu seçip yerleşen, çoluk çocuğa karışan pek çoğumuz gibi kendi arzusu ile kozasına çekilir. O güne kadar biriktirdiklerini kozasını yapmak için harcar. Günü geldiğinde ise birkaç günlüğüne hayata kelebek olarak döner, yumurtalarını bırakır ve yiter gider. Hayatın özü de buna benzer. Günü geldiğinde koza kurmaktan korkmamalarını başka nasıl anlatırsın çocuklara?

Bu arada hava kararmış akşamın serinliği hissedilir olmuştu.

Anneanne eve dönmek gerektiğini söyledi. Ayağa kalktık. Bizimki bastonuyla da olsa zor yürüyordu. Bir kere ameliyat geçirince insanın içine korku girip rahat yürüyemediğinden, düşüp bir yerini kırma endişesiyle yaşadığından söz etti. Koluna girip yardım ettim. Torunlar sahilde kumda oynamayı bırakmaya niyetli görünmüyordu ama anneanneleri daha sert bir sesle eve dönüleceğini söyleyince koşup yanımıza geldiler. Dede küçük torununun saçını okşadı.

“Bir de kumda oynamaktan söz etmiştiniz. Onun önemi nedir?” diye sordum. Eğilip yerden bir avuç kum aldı parmaklarının arasından akıp gitmesini izledi.

– Kum çok şey öğretir çocuklara. Eline aldın mı akar gider tutamazsın. Hayat gibidir. Tutup biraz şekil vermek için bir şeyler katmalı, gayret göstermelisin. Sen gayret göstermezsen hayat bu kum gibi akar gider ellerinden. O yüzden torunlarımla saatlerce kumda oynarım. Hiç sıkılmam, benim işim bu. Onlar benim ipekböceklerim. Beslensinler büyüyüp kendi kozalarında mutlu olsunlar isterim.

– Ama her gün aynı oyun sıkıcı olmuyor mu?

– Sen pek kumda oynamamışsın anlaşılan. Sahildeysen ertesi sabah her şeye yeniden başlarsın. Deniz yıkıp geçer sen yıkılacağını bilerek yeniden inşa edersin o kaleyi. Sen yazarsın deniz bozar. Zamanla kaleyi denize hangi mesafede ve hangi ıslaklıkta kumda yaparsan daha dayanıklı olduğunu da bulursun. Gerçi bunun da çok önemi yoktur. Öleceğini bilerek yaşamak, ona rağmen çabalamak gibidir. Sabaha her şeye yeniden başlarsın. Çocukluğunda kumda oynayıp yıkılacağını bilerek neşeyle o kaleleri yapmışsan hayatta sırtın yere gelmez.

– Yoksa?

– Yoksa hayat plajın o kuru kumları gibi akar gider ellerinden. Bir şeylerin eksik olduğunu bilir görür de ne olduğunu anlamadan öyle yaşar gidersin. Her seferinde denizin yıktığı kalelerine bakıp hep bir şeylere öfkelenir, aslında kendine kızdığını ise çoğu zaman fark edemezsin.

Bu sırada büyük torun yanımıza gelip “dedecim anne kediye süt verelim mi? Belki bu sefer yavrularını sevmemize izin verir” diye sordu. Dedenin yüzü aydınlandı. “Gidelim de görün anne olmanın ne zor olduğunu, belki o zaman boğazınız ağrımasın diye size dondurma almayan annenizi biraz olsun affedersiniz” dedi. Ağır adımlarla neşe içinde evlerinin yolunu tuttular.

Akşamın alacası gölgeler ile hızla yer değiştiriyor sahile akşam çöküyordu. Rüzgârın sertleşmesiyle kabaran dalgalar ise sahile daha güçlü vuruyor, kumsalı ertesi güne hazırlıyordu.

Mehmet Uhri

Not: Bu anlatı merhum öğretmen İsmail Çulhacı’nın anısına ithaf olunmuştur.

Karanfilli limonata

Haziran 28th, 2019

c957ef85-4c03-46ba-aa81-a6047608a24a

Yılların yaşanmışlık ve anılarını barından kısacık sıcak bir buluşmaydı.

Arkadaşlığımız ilk gençlik ve lise yıllarına kadar uzanıyordu. Üniversite öğrenimi ile yollarımız ayrılmış sonrasında bağlantıyı yitirmiştik. Alanında başarılı bir mühendis olmuştu. Yurt dışında yaşıyordu.

Sosyal medya sayesinde yıllar sonra birbirimizi bulup görüşmeye başlamıştık. Bir iş için kısa süreliğine İstanbul’da olacağını, Boğazda bir cafede buluşup görüşmek istediğini söyledi. Kırk yıl sonra buluşuyor olmanın heyecanıyla birbirimize sarıldık. Doğrusu benden daha fit ve genç görünüyordu. Rüzgârlı olmasına karşın açık havada oturmak istediğini söyleyip gözüne kestirdiği bir masaya yöneldi.

Sipariş almak için gelen garsona içinde karanfil tanesi olan demli çay istediğini söyledi. Karşılıklı sorgulamalar eş ve çocuklardan aktarılan haberlerden sonra ortak arkadaşlarımızı, kayıplarımızı konuştuk. Çaylarımızı yudumlarken boğazı ve gelen geçen gemileri izledik. Arkadaşım üniversite yıllarında bulunduğumuz yerdeki mütevazı çay bahçesinde ders çalıştığını hatta bir süre garsonluk bile yaptığını anlattı.

“Gerçi çok değişmiş lüks bir lokanta olmuş ama burası benim için çok anlamlı bir yer. O yüzden özellikle burada buluşmak istedim. Anlatmak isterim” diyerek söze başladı;

“O zamanlar burası bildiğin tahta sandalye ve masaları olan mütevazı çay bahçesiydi. Bir çay söyleyip boş bir masaya oturmuştum. Canım çok sıkkındı. Başımı iki elimin arasına alıp uzunca bir süre çaycının bıraktığı dumanı tüten bardağa bakmışım. Boşları toplayan çaycı yanıma yaklaşıp “Seyretmek için çay isteyeni de ilk kez görüyorum. İçmeyecek misin?” diye sordu. Sıkıntılı gözlerle çaycıya bakmışım. Cevap vermediğimi görünce elindeki tepsiyi masaya bırakıp yanımdaki sandalyeye ilişti. “Anlat hele” dedi. Pek istekli olmasam da çaycının ısrarı ile anlatmaya başladım.

- Günlerdir çalışıp hazırlanmama karşın sınavım iyi geçmedi. Üniversiteyi bir yıl geç bitiriyorum diye ailem söyleniyordu. Şimdi veremediğim bu ders yüzünden altı ay daha kaybediyorum. Mezuniyetim Şubat’a kalıyor.

- Eeee ne var bunda?

- Anlamıyor musun? 6 ay kaybettim. Üniversite bitmiyor, hayata atılamıyor öylece bekliyorum.

- Altı ay… Sadece altı ay için mi bunca sıkıntı? Koca bir ömür var önünde ve kaybettiğin altı ay için karalar bağlıyorsun. Öyle mi?

- Evet, daha ne olsun?

- Peki ya okulu bitirip işe başladığında veya o çok önemsediğin hayata atıldığında eksilecek yılların için de böyle üzülecek misin? Kaybettiğini düşündüğün altı ay belki de gerçekten sana ait tek ömür parçası olacak, ama nereden bileceksin?

Çaycının bu sözleri üzerine çayımdan ilk yudumu alıp memur çocuğu olduğumu, geçim sıkıntısı çeken ailemin elinde avucunda ne varsa okumam için harcadığını, buna karşın veremediği dersler yüzünden kendime kızgın olduğumu, çok utandığımı anne ve babama bakacak yüzüm olmadığını anlattım. Çaycı gülümseyip sırtımı sıvazladı.

- Utanmak iyidir, korkma. İnsan her zaman kendine kızacak, suçlayacak bir şey bulur ama bu utanması için yetmez. İçinde bulunduğun durum yüzünden kendine kızıp cezalandırmak yerine duyduğun utancın sıkıntısını yaşıyorsan büyümüş, hayata atılmışsın demektir. Daha ne olsun?

- İyi de ne ailemin yanına gidebiliyorum ne de buradan ayrılabiliyorum. Üç kuruş öğrenci kredisi alıyordum şimdi o da kesiliyor. Arada kalmışlık içinde debeleniyorum. Kendimi ezik ve yalnız hissediyorum. Yaşıyor olmama karşın kendimi kimsenin önemsemediği, hatta fark etmediği lüzumsuz biri gibi hissediyorum.

- Bir de şöyle bakmayı dene; Eğitim ve öğretim hayatın boyunca yaşadıkların, pek de seçme şansının olmadığı, görev olarak sana sunulan ve yönlendirilen bir hayattı. Şimdi ise uzayan bu altı aylık süre kendine ait, kendi seçimlerinle geçireceğin bir süre olacak.

- Anlamadım.

- Anlamayacak bir şey yok. İlk defa kendine ait bir zamanda kendi seçimlerinle yaşayacaksın. Ailenin gurur duyduğu oğulları veya üniversite öğrencisi değil, sadece kendin olacaksın. Kendin olmak yüzünden suçluluk hissedip kendine eziyet edeceksen seni şu izlemekten bıkmadığın çay bardağınla baş başa bırakayım.

- İyi de bu yoklukta kendime harcadığım her kuruş yüzünden utanç duyarken nasıl olacak o iş?

- Bahane ararsan her zaman bulursun. Hani az önce çok dert ettiğin bu altı ayı kendin için fırsata çevirmek elinde. Geçemediğin sınav yüzünden kendine ait bir zamanda kaldığın için suçluluk duyuyor olmanı kimse yadırgamaz ama kendin için, canın istediği için yapmak isteyeceğin hiç mi bir şey yok? Cevabı bana değil kendine ver.

- Bilmiyorum. İçine kapanık biriyim, üstelik bu durum yüzünden kendimi lüzumsuz hissediyorum. Ne istediğimi bilmiyorum. Önerin var mı?

- Bahşişler yeter dersen gel burada çalış. Yanlış anlama eleman aramıyorum. Patronluk da taslayacak değilim. Senin “lüzumsuz” dediğin o insanlardan ne kadar çok olduğunu görmek istiyorsan burası işe yarayabilir. Bir düşün hele.

Bu sözlerden sonra ayağa kalkıp yanıtımı beklemeden uzaklaştı. Birkaç gün sonra sabah erken bir saatte çay bahçesine gittim. Beni gören o yaşlı çaycı hiçbir şey söylemeden duvarda asılı önlüklerden birini uzattı.”

- Yani bayağı bayağı sen burada garsonluk mu yaptın? Nasıl oldu? Zor oldu mu? Ne kadar sürdü?

- Sabırsızlanma anlatıyorum.

“İlk günler acemilik ve sabırsız müşteriler yüzünden hayli zor geçse de bahşişler ile harçlığımı çıkarabildiğimi görünce ses etmeyip çalışmayı sürdürdüm.

O ihtiyar çaycıdan çok şey öğrendim. Adını bilmiyorum ama tanıyanlar “baba” diyordu. Ben de baba bildim. Kısa sürede birbirimize alıştık. Hatta rahatsızlanıp gelemediği bir gün ocağı idare edip yokluğunu hissettirmemeye çalışsam da tanıyan bilen müşterileri tarafından arandığına ve hayli sevildiğine de şahit oldum.

O zamanlar pek anlamasam da o ihtiyardan aldığım hayat dersini hiç unutmadım. İnsanları, beden dilinin ne anlattığını, konuşan veya konuşmayan insanları nasıl okumam gerektiğini hep o öğretti. Birkaç ay içinde müşterinin sipariş veriş şekli, oturuşu, hesabı isteme biçiminden ne kadar bahşiş alabileceğimi tahmin edebilir olmuştum.

Çay bahçesinin kadrolu bir garsonu daha olmasına karşın beni koruyup kolladı. Hatta sınav yaklaştıkça ders çalışabilmem için fırsat yarattı. Doğrusu ben de çay bahçesini sahiplendim. Zaman buldukça kitap okuyup yabancı dilimi ilerlettim. O gün dert ettiğim 6 ay hızlıca geçti sınavı da başarı ile verip diploma almaya hak kazanınca müjdeyi ailemden önce “baba” lakaplı çaycıya haber verdim. Onunla kutladım.

Bir akşam çay bahçesini kapatmaya hazırlanırken ustamın kederli hali dikkatimi çekti. Bir kahve yapıp yanına gittim. Elimi ustamın omzuna koyup “Hakkını helal usta, senden çok şey öğrendim. Ayrılma zamanım yaklaşıyor. Bunca zamandır yanında çalışıyorum ama seni hiç tanımıyorum. Gerçekten yaşamak istediğin hayat böyle bir şey miydi?” diye sordum. Ustam “otur hele” diyerek sandalyeyi işaret etti.

- Buraya geldiğin günü hatırlıyor musun? Senden beklenenleri yapamadığın için kendine kızıyor, utanç duyuyordun. Senin için üzülen birilerinin olmasının ezikliği içindeydin. Biraz da kendinden kaçmak için o kalem tutan mübarek elinle hayli yorucu şu işe sığındın. Çalışkan ve dürüst birisin. Ümit ediyorum ki; mesleğinde beklediğinin çok ötesinde hak ettiğin yerlere geleceksin. Yoluna devam etmelisin.

- İyi de ben bunu sormadım ki.

- Biliyorum sen bana başka türlü bir hayatım olmasını isteyip istemediğimi sordun. Açıkçası öldüğünde ardından yasını tutacak kimse olmayacaksa yaşadığın hayatı sorgulamanın da çok anlamlı olmadığını düşünenlerdenim.

Kahvesini yudumlarken Hatay’da doğduğunu atalarının Arap Alevilerinden olduğunu, hayatta olmayan anne ve babasının geçim sıkıntısı ve özellikle bitmeyen bir kan davası yüzünden kırsalı terk edip şehre geldiklerini, kimi yerde Arap, kimi yerde Alevi, hatta bazen Kürtten bile sayıldıklarını anlattı. Etnik kimliği ile olağan şüpheli görülmek yüzünden hep ezik yaşadığını, çırak girdiği çay bahçesini ustasının rahmetli olması üzerine birkaç hayırsever mahallelinin desteği ile devraldığını, hayatının ürkek bir sokak kedisi gibi geçtiğinden söz etti.

- Benimki hayata tutunma çabasından öte değildi. Bu nedenle evlenmedim. Aile kurup onlara da aynı sıkıntıları yaşatmanın vicdansızlık olacağını düşündüm. Bu konulara çok kafa yormadan, kimseye bulaşmadan, mümkünse dikkat çekmeden yaşlanmanın benim gibi biri için yeterli olduğunu düşündüm.

- İyi de bana bulaştın.

- Bir kazadır oldu. O gün çok kötü görünüyordun. Açıkçası intihar edersin diye endişe etmiştim.

- İyi de hiç mi hayal kurmadın be usta?

- Dünyaya acı bir karanfil tanesi olarak gelmişsen ne limonata olursun, ne de çay. İstediğin kadar hayal kur. Yanlıştan doğru çıkmıyor. Ara sıra kederlenip isyan etmiyor değilim ama şu getirdiğin acı kahve insanın ayaklarının yeniden yere basmasını sağlıyor. Hadi git artık, dükkânı ben kapatırım.

Diplomamı elime aldıktan sonra ustamla vedalaşıp önce memlekete sonra da yüksek lisans için yurt dışına gittim.”

- Peki ya sonra? Bir daha görüştünüz mü?

- Sonrasını biliyorsun. Gittim ve dönmedim. Ustama bir kez mektup yazdım cevap alamadım.

- Ne yazmıştın, mektupta?

- Öldüğünde arkasından yasını tutacak biri olduğunu bilmesini istemiştim. Mektubumun eline geçip geçmediğini bile bilmiyorum. Umarım geçmiştir.

Yıllar sonra iş için bulunduğu bir Uzakdoğu ülkesinde çay ile birlikte karanfil tanesi ikram edildiğini görünce ustasını ve o akşam söylediklerini hatırlayıp İstanbul’daki tanıdıkları aracılığıyla çay bahçesi ve ustasını araştırdığını anlattı.

- Ben ayrıldıktan kısa bir süre sonra çay bahçesi el değiştirip büyük bir pastaneye dönüşmüştü.

- Peki ya ustan?

- Ustamdan haber yoktu. Neden sonra yine mahallelinin desteği ile bir göz odada tutunmaya çalıştığını, evinde rahmetli olduğunu öğrendim. Cenaze namazının hayli kalabalık olduğunu ancak vasiyetinin aksine İstanbul yerine memleketinde defnedildiğini öğrendim.

- Üzüldüm dostum. Ne diyeyim, başın sağ olsun.

- Bugün biraz da onu anmak için burada buluşmak istedim. Hiç beğenmesem de karanfil katılmış bir çay içmek ve ardından yas tutup onu ve anısını yaşatmak istedim. Bana eşlik ettiğin için teşekkür ederim.

ea6fc93b-7d27-4b58-98da-0a57e0c34d55

Gelen garson başka siparişimiz olup olmadığını sordu. Arkadaşımdan önce atılıp içinde karanfil olan limonata istedim. Garson yüzünü ekşitse de arkadaşım “bana da bir tane” deyince notunu alıp gitti. Az sonra iki limonata ve yanında çay tabağı içinde bir avuç karanfil getirdiğini görünce kahkahayı patlattık. Arkadaşım garsonun sırtını sıvazlayıp üzerine alınmamasını rica etti.

Yılların yaşanmışlık ve anılarını barındıran kısacık sıcak bir buluşmaydı.

Uçağına yetişmesi gerektiğini söyleyip ayağa kalktı. Sarıldık. Hesabı ödemek istedi engel oldum. Teşekkür etti ve geçmiş yılların anısına garsonun bahşişini yüklü tutmamı rica etti.

Hepsi bu…

Mehmet Uhri

Toprağın gözyaşları

Haziran 21st, 2019

d3c9f418-39d2-4e51-b435-81b479b869bd1

Urfa esnaf çarşısının dar sokaklarında küçücük bir anahtarcı dükkanının önünde dama oynuyorlardı. Sabahın erken saatleriydi ve pek çok dükkan henüz açılmamıştı. Oyunculardan genç olanı anahtarcı diğeri ise elindeki tespihleri satmaya çalışan yaşlıca seyyar satıcıydı. Özellikle anahtarcının her hamlede hafifçe ayağa kalkıp oturuşundan hayli çekişmeli ve heyecanlı bir oyun döndüğü anlaşılıyordu.

Yanlarına gidip izlemeye başladım. Fark ettilerse de ilgilenmediler. Anahtarcı dükkanında tezgahının üzerinde dökümden irice antika kapı kilitlerinden biri dikkatimi çekti. Eski bir konak veya bahçe kapısından çıkmış olmalıydı. Kilidin kapağı açıktı, içindeki paslı mekanizması görünür haldeydi. Elime alıp incelemek için tezgaha hamle yapınca anahtarcı oyunu bırakıp kafasını kaldırdı ve ne istediğimi sordu. Kilidi işaret edip böyle eski bir kapı kilidi aradığımı, satılık olup olmadığını sordum. Kilidin satılık olmadığını, tamir için parça beklediğini söyleyip yine hafifçe ayağa kalkar gibi yapıp hamlesini yaptı.

Bir süre oyunlarını izledim. Elinde çay dolu tepsiyle gelen çarşının çaycısı dama oynayanlara iki çay bıraktı. Anahtarcı elindeki çayı bana uzatıp bir tane daha istedi. Teşekkür ettim. Anahtarcı haince gülümseyerek “az bekle oyunu kazanayım, şu karşımdaki acemi ihtiyara teşekkür edersin.” dedi. İhtiyar “gevezelik etme de oyna” diyerek yanıt verdi. Yanlarındaki tabureye çöküp izlemeye başladım.

228ced12-8596-458e-81f3-9094e06e51971

Bu arada gelen müşteri ile ilgilenmek için anahtarcı oyunu bırakıp tezgahın ardına yöneldi. Ben de ihtiyarın telle birbirine bağladığı tespih demetini gösterip özelliklerini sordum. İhtiyar tespihlerden ikisini eline aldı. El yapımı olduğunu vurgulayıp “Bak bu kehribar, bu da çakmak taşı. Duyguludur, gözyaşıdır bunlar. İyi arkadaş olur.” Dedi.

Tespihlerden sarı renkte daha iri taneli olanını elime alıp incelerken “gözyaşıdır dedin ama damlaya benzemiyor, hepsi yuvarlak görünüyor” diye üsteledim. Cebinden çıkardığı çakmağını yakıp tespih tanelerinin arkasına tuttu. Çakmağın ışığı tespih tanelerinin ardından ışıldadı.

- Yuvarlak olacak elbet, tespih bu. Elindeki kehribar ağacın gözyaşıdır. Ağaç boya giderken gövde genişlemekte zorlanır ve çatlar. Kolay değildir büyümek, acılı iştir. Çatlayıp acı çeken gövde, ağlar. Ağacın gözyaşları küspe olur çatlakları kapatır. Küspeler zamanla taşlaşır bu hale gelir.

- Yani?

- Yani hayat acıya katlanmaktır. Her canı yanan gibi ağaçlar da ağlar, gözyaşı döker. Sonra gün gelir her canlı gibi toprak olurlar. Geride çekilen acıları taşıyan bu taşlaşmış gözyaşları kalır. Bizler onu topraktan çıkarır temizler, tespih yaparız. Yaşanmış koca bir hayattan kalan taşlaşmış gözyaşları da tanelerinden duygularını aktarır. Özellikle onu bunu dert eden, acıyı dert edinenlere hayatı hatırlatır, yalnızlığını unutturur, iyi gelir.

- Acı çekmeden , gözyaşı dökmeden olmuyor mu? Hep böyle mi oluyor?

- Daha dünyaya gelirken ağlarız. Doğumda anne de ağlar. Büyümeye başlayınca da hep bir şeyler canını acıtır. Sen büyürsün, hayat daha çok büyür. Gövdesi çatlayan ağaç gibi kabuğuna sığamazsın. Acı çekip için için ağlasan da katlanırsın. Hayatın acısıyla pişersin. Acıyı hissettikçe adam olur, kendini tanırsın. Yani yaşıyorsan acıya bulanacaksın. Acıya bulanacaksın ki kendini bilesin.

- Urfa türkülerinin ve yemeklerinin bu denli acı olması da bundan mı?

Müşterilerinin işini tamamlayıp dama tahtasına dönen anahtarcı sözlerimi duyup tespihçiden önce “acı tatmadan yemeğin lezzetini bulamazsın. Acının ardından ağzına yayılan gerçek lezzettir.” diyerek lafa girdi. İhtiyar başını sallayıp “hayatta da acılar insanı pişirir. Geride bıraktığın acılara rağmen yaşar, hayatın tadına varırsın. Burada biz böyle biliriz. Hadi yap hele hamleni” diye söylendi.

Az sonra oyun bitip dama tahtasını kaldırdıklarında ikisi birden bana dönüp nereden geldiğimi Urfa’da ne aradığımı, ne iş yaptığımı sordular. Kısa sorgudan sonra boşları alan çaycıya birer çay daha getirmesini söylediler. Soru sorma sırası bana geldiğinde anahtarcının babadan kalma mesleği sürdürmekte olduğunu, o küçücük eski anahtarcı dükkanı ile iki çocuk okutup ev geçindirdiğini anlattı. Dükkanı işaret edip “burası anahtar veya kilit ardına sığınmaya çalışan ürkek ve yalnız insanların durağıdır. Bu adam da tespihleri ile insanların yalnızlığını gidermeye çalışır” dedi.

- Tam anlamadım. Ürkek ve yalnız diyerek kimden söz ediyorsunuz?

- Anlaşılmayacak bir şey yok. Rahmetli babam “İnsanlar, ahlaklı düzgün ve dürüst olsalar anahtara, kilide hiç gerek olmayacak. Bu meslek insanlığın ayıplarını korkularını gizlemek için var” derdi.

- Yine anlamadım.

- Yahu bir şeyi niye kilit altına alır, korumak istersin? Başkaları alıp götürmesin, zarar vermesin diye değil mi? Başkalarının böyle bir şey yapmayacağını bilsen anahtara kilide gerek de olmaz. İnsan gerçekten insan olsa ne bu dükkan, ne anahtar, ne kilit. Belki bir gün olur, ancak sanırım daha çok yolumuz var.

İkinci çaylar geldiğinde tespihçinin elindeki gri renkte cama benzeyen taşları olan tespihlerden birini alıp “bu da mı kehribar?” diye sordum. Çakmak taşından yapıldığını, daha sert ve işlemesi zor olduğunu anlattı.

- Peki ya bunun da kehribar gibi bir anlamı var mı?

- Gözyaşı dedik ya. Kehribar ağacın, çakmak taşı da toprak ananın gözyaşıdır. Taşın toprağın arasında taşlaşmış gözyaşı gibi yumru halinde durur. Yaşayan her şey gibi toprak ana da bağrından onca hayatı yeryüzüne çıkartırken acı çeker, ağlar. Bizler gibi acısını içine atar. O yüzden kutsaldır, bu taş.

44d733cc-c73c-4b16-8bbd-937bcc48784b
Tespihi uzatıp elime almamı tanelerine yakından bakmamı istedi. Yakından bakınca boyut ve şekilleri aynı olsa da her bir tespih tanesinin desenlerinin farklı olduğu dikkatimi çekti.

- Dedim ya, gözyaşıdır bunlar. Hakiki çakmak taşıdır, birbirine benzemez. Üstelik gözyaşı gibi sahtesi de makbul değildir. Ne de olsa ağlarken kendin olursun. İçindeki acı gözyaşı olur dışarı dökülür.

- Yani?

- Toprağı yaşatan var eden topraktan gelip yine toprağa gitmemizi sağlayan güç neyse yeri geldiğinde toprağı da ağlatır. Sonra her şey gider, hayatlardan, yaşananlardan geriye bu taşlaşmış gözyaşları kalır.

Kısa süren bir sessizlik ardından anahtarcı elimdeki tespihi işaret edip çakmak taşının ateş yakmada ve dahası keskin kenarlarıyla kesici alet yapımında da kullanıldığından söz etti. Çakmak taşından yapılmış tespih tanelerinin kullanana ne hissettirdiğini sorduğumda tespihçi “Her şeyin geçici olduğunu, topraktan gelip toprağa gidildiğini anlasalar yeter.” diye yanıtladı.

Anahtarcı ise “Ömür diye üstüne titrediğimiz onca yaşanmışlıktan geriye şu taşlaşmış gözyaşlarından başka bir şey kalmayacağını düşünüp onu bunu dert edinmek yerine kendine çeki düzen veren de oluyordur umarım” diye ekledi.

Beğendiğim antika kilidi alamadım hiç olmazsa tespih satın alayım diyerek tespihlere yöneldim. Beğendiğim olup olmadığını sordu. Hepsi birbirine benziyor ama özellikle beğendiğim biri olmadığını söyleyince “Tespih sahibini çağırır. Aramaya devam et” diyerek satmadı. Tespihlerini eline alıp “herkese hayırlı işler” diyerek ağır adımlarla uzaklaştı.

Çay ve sohbet için anahtarcıya teşekkür edip ayrıldım.

Güneş yükseliyor, Urfa’nın esnaf çarşısı sıcak ve kalabalık günlerinden birine daha başlıyordu.

Mehmet Uhri

Mutluluk gibi bir şey oldu

Haziran 10th, 2019

9541174c-9c8f-43d4-9c4f-6cd566da561c1

“Dedim ya, yağmur damlasına benziyor, hayatlarımız. Kimi diğerlerine karışır çağlar, kimi ise benim gibi kuruyana kadar bir umut içinden gelip geçecek ışığı bekler. O da hayat, bu da…” diyerek uğurlamıştı.

Yaz aylarında hareketlenip yılın geri kalanında ıssızlaşan tatil kasabalarından birinde karşılaşmıştık. Okul yıllarından sonra bir daha görüşmemiş olsak da ortak arkadaşlar ve sosyal medya sayesinde birbirimizden haber alabiliyorduk.

O küçücük kasabada bir sanat galerisi olmasını garipseyip içeri girmesem belki yine karşılaşmayacaktık. Sanat galerisinin hemen girişinde sağda koltuk kitap ve gözlük üçlüsünün dingin hali dikkatimi çekmiş içimden “ne keyifli bir okuma köşesi” diye geçirmiştim. Sıcak bir ”hoş geldiniz” ile başlayan karşılaşma kısa sürede yıllar sonra bir araya gelmenin coşkusuna dönüşüverdi.

Arkadaşım başarılı ve sevilen bir çocuk hekimiydi. Ancak erken yaşta emekli olup köşesine çekilmişti. Şehri terk edip öğretmen eşiyle birlikte o ücra kasabaya yerleştiklerini, satın aldıkları metruk taş binayı restore edip ev yaptıklarını, alt katını da sanat galerisine dönüştürdüklerini anlattı. Söylediğine göre o ev ve sanat galerisi bütün birikimlerini yutmuştu.

Galerinin kazancı ve hatta gelen gideni olmasa da mutlu görünüyorlardı. Kış aylarında öğrencilerle atölye çalışmaları yaptıklarından, kitaplığının da halka açık olduğundan söz etti.

- İyi de, ahali senin hekim olduğunu bilmiyor mu?

- Rahmetli anatomi hocamız “hekimlik yüksek tansiyon gibi kronik bir hastalıktır. Mezara kadar eşlik eder” derdi. Haklıymış. Muayene odam olmasa da hasta çocuklar için ilaç tavsiyesinde bulunduğum hatta küçük müdahale yaptığım bile oluyor. Ücret almıyorum.

- Aramızda hekim olmaya en hevesli olandın. Fakülte yıllarında çocuk hekimi olmayı kafana koymuştun. Hekimlikten ve pediatriden bu kadar kolay vazgeçebileceğine kimse inanmazdı. Gerçekten anlamıyorum.

- Hekimliği bırakmadım. Ancak meslek başka bir şeye dönüştü. Pek çok meslektaşım uyum sağlasa da ben istemedim.

- Nasıl yani?

- Pediatri, psikiyatri, geriatri gibi uzmanlıkların diğer hekimlik uygulamalarından farklı adlandırılmaları boşuna değildir. İatros sözcüğü ile biter. Yani hekimlik sanatını barındırır, sonu “loji” ile biten bilim alanlarından bir miktar ayrılırdı. Sağlık sisteminin piyasalaşması ile gelen performans uygulaması mesleği parça başı fason iş yapan, yaptığı işten prim alan garip bir hale dönüştürdü. İşin ne sanatı kaldı ne de bilimi. Meslek kendini tekrar eden standart teknik bir uygulamaya dönüştü. Çeşitli gerekçeler ileri sürüp muayenehanemi de kapattırdılar. Ne ben ne de hastalar durumdan memnun değildi. Ne istediğimi bilmiyordum ama istemediğimin farkındaydım. Her şeyi bırakıp buraya sığındım.

- İyi de burada inzivaya çekilmiş gibi yaşamak sana yetiyor mu?

Az önce ilgimi çeken okuma köşesini gösterip “Kapımı çalan olmasa da kendimi oyalayacak bir şeyler buluyorum. Hayatı küçültünce yönetmesi de kolay oluyormuş” diye yanıtladı.

Arkadaşım “yıllar sonra gelen bu buluşmayı kahve ile hatıra bağlayalım” diyerek içeriye yöneldi. Eşimle birlikte mütevazı galeriyi gezip heykel ve tabloları inceledik. Galerinin bir duvarını boydan boya zengin sayılabilecek kitaplık kaplıyordu. Arka tarafta ise atölye olarak kullanılmak üzere kısmen kapatılmış küçük bir avlu vardı.

O sıcak yaz günü serin taş mekânda kitapların arasında zamanı unutmuşken arkadaşım kahveler ile geldi. Ortalığı kaplayan kahve kokusu eşliğinde kahvelerimizi yudumlarken resimler hakkında bilgi verdi. Eşinin ilkokul öğretmenliğine devam ettiğini, atölyede resim çalışmaları yapıldığını ve hatta geçen yıl belde tarihinde ilk kez yerel çalışmalardan oluşan karma sergi bile açıldığını anlattı.

Yine de anlamıyor, sorduğum sorular ile canını sıkmak pahasına neden böyle münzevi bir hayat seçtiği üzerinden kendi hayatımı sorguluyordum. O ise, kimseyi yargılamadan bir derviş sabrı ile sorularımı cevaplıyordu. Kahvenin ardından eşi ev yapımı likör ikram edip akşama yemeğe beklediğini söyledi. Tatil dönüş trafiğine yakalanmamak için yola devam etmeyi planlamıştık. Arkadaşım daveti geri çevirmeye hazırlandığımızı fark edince şehirde onca dolu ve zengin hayatı bırakıp bu kadar sığ bir hayatı seçmekle ne amaçladıklarının yanıtı için akşam yemeği davetini kabul etmem gerektiğini söyledi.

Akşam bir araya geldiğimizde gün batmak üzereydi. Eşiyle birlikte evin arka bahçesinde atölyenin önünde mütevazı bir masa hazırlamışlardı.

yagmur

Arkadaşımın yanıtı için yemek boyunca sabırla bekledim. Sanat edebiyat ve hatta şiir dolu bir muhabbetten sonra “gelelim burada ne aradığımız konusuna” diyerek konuya giriş yaptı. Asistanlık yıllarında yağmurlu bir akşam üstü hocasının arabasına aldığını, trafikte ilerlerken camdaki yağmur damlaları üzerinden hayat ve insan üzerine yaptıkları bir konuşmayı anlattı.

- Yolculuk sırasında biraz da hocam ile muhabbet etmek amacıyla hekim olmayı nasıl seçtiğini sormuştum. Hocam ise sorumu yanıtlamak yerine camdaki su damlalarını işaret “mesele hangisi olmak istediğin” diye yanıtlamıştı. Sonra hayatlarımızın yağmur damlalarına benzediğini, çoğunun birbirine karışıp aktığını, bazılarının tek başına durup ayna gibi ışığı yansıttığını az bir kısmının ise içine aldığı ışığı renk tayfı haline getirdiğinden söz etti. “O yüzden önemli olan ne olduğun veya nasıl olduğun değil, hangisi olmak istediğin” dedi. O gün fazla felsefi bulduğum bu yanıt üzerinde düşünmemiş açıkçası anlamaya da çalışmamıştım.

- İyi de bu anlattıklarının konuyla ne ilgisi var? Konuyu neden burada inzivaya çekildiğine nasıl bağlayacaksın? Doğrusu merak ediyorum.

- Meslekten soğuduğumu hissettiğim günlerdi. Bir süre şehrin kenarına kaçıp kafamı dinlemek istemiştim. Şiddetli bir yağmur sonrası güneş belirdi ve dev bir gökkuşağı oluştu. Yağmur damlaları bir araya gelmiş ve o görkemli görüntü ortaya çıkmıştı. Hayatlarımız yağmur damlası gibi demişti hocam. Oluşuyor, dönüşüyor ve kayboluyorduk. Diğerlerine karışıp akıp gitmek herkes gibi olmak kolaydı. Ama bazı damlalar ışığı bekliyor ve içinden geçen ışığı ayrıştırıp başka bir şeye dönüştürüyordu. Ortaya sanat gibi bir şey çıkıyordu.

- Çok hızlı oldu. Sen şunu daha yavaş bir daha anlat.

- Hocam haklıydı. Hayat bir yağmur damlası gibiydi. Çoğu diğerleriyle birleşip çok da sorgulamadan akıp gidiyordu. Kimi kendini göstermek, farklı kılmak uğruna ışığı ayna gibi yansıtan kendine hep baktıran ama içeriyi hiç göstermeyen su damlası gibi yaşamayı seçiyor, böyle mutlu oluyordu. Sosyal medyada en çok görünenler de onlardı. Kendinden başka kimseye hayrı olmadan ve hayata pek bir şey katmadan yaşamak istiyorlardı. Az bir kısım ise ışığı içine alıp dönüştürüp yeni bir şeyler üretiyordu. Resim, heykel, edebiyat kısaca sanat o insanların oluşturduğu gökkuşağı gibi bir güzellikti. Hayat onlarla güzeldi.

- Peki ya sen hangisi olduğuna karar verebildin mi?

- Hayatım okullar, zorunlu hizmet, askerlik, evlilik, çocuk filan derken diğerleri ile birlikte akıp giden su gibiydi. Mesleğimi yaparken sanırım kendimden bir şeyler kattıkça mutlu oluyor avunuyordum. Ancak bu yeni sağlık sistemi mesleğimi iyi yapmamı değil sıradan olmamı, kendimden bir şey katmadan rol yapmamı bekliyor, fazlası için harcadığım zamanı kayıp olarak görüyordu.

- Yani?

- Yani hocamın sözünü ettiği gibi ya akıntıya kapılmam veya ışığı yansıtıp kendine baktırmaktan başka işe yaramayan şişkin bir su damlası olmam isteniyordu. Benim veya başka birinin o koltukta olması hiçbir şeyi değiştirmiyordu. O gün gökkuşağına bakıp hocamın “mesele ne olduğun veya nasıl olduğun değil, hangisi olmak istediğin“ sözlerini hatırlayıp bir seçim yaptım.

- Her şeyi bırakıp kenara çekilmeyi seçtin, öyle mi?

- O kadar basit değil. Hocamın sözünü ettiği ışığı içine alıp dönüştürmeye çalışan yalnız bir su damlası olmayı seçtim. Yanlış anlama. Sanatçı değilim. Öyle bir iddiam da hiç olmadı. İyileştirdiğim çocukların hayatlarında nasıl bir etkim olduğunu bilemeyeceğim ama burada bu küçücük sanat ortamında sanat üretip yaşatan bir ortam yapmanın emeklilikte köşeye çekilmekten daha anlamlı olduğunu düşündüm. Eşim de destek oldu. Buradayız. Umarım tatminkâr bir açıklama olmuştur.

Konuşmayı sessizce dinleyen eşim araya girip “İyi de aradığınız ışık hiç gelmez, burası o beklediğiniz etkiyi doğurmazsa ne olacak?” diye sordu. Arkadaşım eşi ile bakıştı. Gülümsediler. Sonra “Işığını bekleyen fani bir su damlası olarak kuruyup gün gelince kaybolacağız. Bu bizi ürkütmüyor. Başkalarının olmamızı istediği kişi yerine kendimiz olacağız” diye yanıtladı.

- Doğru mu anladım, sürüye katılıp su olup akmak veya ayna gibi görünen tekil bir su damlası gibi başkalarının gözünü alan fiziksel bir varlık olmak yerine ışığı tayf halinde başka bir şeye dönüştüren yağmur damlası olmayı mı istedin. Hepimiz biraz hepsinden değil miyiz?

- Dedim ya, su damlasına benziyor, hayatlarımız. Kimi diğerlerine karışır çağlar, kimi ise benim gibi kuruyana kadar bir umut içinden gelip geçecek ışığı bekler. O da hayat, bu da. Hem bak sanattan edebiyattan hayattan konuştuk gökkuşağı gibi hayli renkli bir gece yaşadık. Fena mı oldu?

Gerçekten de sanat, edebiyat ve hayat paylaşımları ile geçen hayli doyurucu uzun bir gece oldu. Ertesi sabah erkenden yola koyulacağımız için geceden vedalaştık.

kiux9834

Ertesi sabah ayaklarımız geri gitse de şehre doğru yola çıktık. Yağmurla birlikte artan dönüş trafiği yolculuğu giderek daha da çekilmez hale dönüştürüyordu ki, eşim yolun ilerisinde oluşan gökkuşağını işaret etti. Yağmura rağmen durup arabadan indik.

Kısa süreliğine de olsa yol, yolculuk veya varmak istediğimiz şehir aklımızdan çıkıverdi. Mutluluk gibi bir şey oldu ve hızla kayboldu.

Mehmet Uhri

Bir Tespih Hikayesi

Nisan 28th, 2019

9a2f6601-7a13-4818-9982-dc6d5f274bb3

Emektar doktor abimiz emeklilik kararı almış, odasını topluyordu. Kitaplarının büyük kısmını bölüme bağışlamıştı. Kalanları kolilere yerleştiriyordu. Yardım etmek istedim, gerek olmadığını söylese de o ağır kolileri kaldırmasının kolay olmadığını biliyordum. Kısa sürede kütüphanenin kitapları kolilenmişti. Bir ara gözüm duvarda çiviye asılı eski ve hayli yıpranmış görünen tespihe takıldı. Tespihi işaret edip “hocam sizden bir anı eşya almak istiyorum, bu tespihi alabilir miyim?” diye sordum. Duvardaki tespihe uzandı, elinde şöyle bir çevirdikten sonra cebine attı.

- Olmaz, onu veremem, başka bir şey iste?

- İyi de hocam bildiğim kadarıyla tespihle işi olanlardan değilsiniz. Dini konulara uzak durduğunuzu kendiniz söylerdiniz. Ne oldu da bu tespih bu kadar önem kazandı?

- Senin de namazla, tespihle işin yok, sen niye istiyorsun?

Bu sözler üzerine sustum. Çekmeceleri çıkarıp içinin boşaltılmasına giriştim. Kısa sürede odadaki kişisel eşyalar toplanmış hastabakıcının getirdiği bir tekerlekli sandalyenin üstüne yığılıp hocamızın arabasına doğru yola çıkmıştı. Servis hemşiresinin ikramı olan yorgunluk kahvelerimizi yudumlarken cebinden tespihi çıkarıp “bu tespihi neden vermek istemediğimi anlatayım da gücenme” diyerek anlatmaya başladı;

“Yıllar önce sıradan bir Pazar sabahıydı. Hastane idari nöbetini yeni devralmıştım. Önceki günün nöbetçisi acil serviste yoğun bakım gerektiren bir hasta olduğunu ancak yatak bulunamadığı için acil servis şartlarında tutulmak zorunda kaldıklarını bildiren bir bilgi notu bırakmıştı.

Nöbet odasına girmiş üstümü değiştirirken kapım çalındı. Hastane güvenlik görevlisi yanındaki hayli yaşlı beyefendinin nöbetçi şef ile görüşmek istediğini söyledi. “Buyurun” dememle o yaşlı adam koşar adımla yanıma gelip ellerime sarıldı ve “doktor bey bizi bu cehennemden kurtarın, yalvarıyorum. Bize bunu yaşatmayın” dedi. Elimi kurtarıp koltuğa oturmasını rica ettim. Oturmasıyla birlikte o koskoca adam ağlamaya başladı. Sakinleşmesini beklerken güvenlik görevlisinden aldığım bilgiler doğrultusunda Acil servis yetkilileri ile kısa bir görüşme yaptım. Bilgi notunda sözü edilen ve yatak bulunamadığı için acil serviste sedyede bekletilen hastanın yakınıydı. Hastanın bilgilerine ulaşırken de sessizce ağlamayı sürdürdü.

Bir süre sonra torununun acil serviste yattığını, komada olduğunu, yoğun bakım yatağı bulunamadığı için ölmek üzere olduğunu anlattı.

Dedeyi de yanıma alıp acil servise yöneldim. Torunu 20 yaşındaydı. Dedenin söylediğine göre askerliğini Güneydoğuda yapıp yeni dönmüştü. Bunalıma girip babasının beylik silahıyla kafasına ateş ederek intihar etmeye çabalamış ancak ölmemişti.

- Biz inançlı bir aileyiz doktor bey oğlum. Bizde intihar en büyük günahtır.

- İyi de torununuz henüz yaşıyor, sakin olun.

- Anlamadın. İntihar etmeye kalktığı için anne ve babası hastaneye bile gelmediler. Gerçi gelinim onu yalnız bırakmamam için benden yardım istedi ama oğlum, insan içine çıkamayacak kadar büyük bir suç işlendiğini düşünüyor.

- Yani şimdi burada sizden başka kimsesi yok mu?

- Maalesef yok, doktor bey oğlum. Torunum yalnız başına sedyede can çekişiyor. Gelinim gizlice aramasa benim de haberim olmayacaktı. İlçe devlet hastanesi ilk müdahaleyi yapıp sevk etmiş. Yolda kalbi iki kez durmuş. Yoğun bakım yatağı bulunamayınca yol üstündeki en yakın hastane olarak size getirmişler. Dünden beri burada öylece bekliyoruz.

Gerçekten de acil servis kabinlerinden birinde perdenin ardında seyyar monitöre ve otomatik solunum cihazına bağlı, kafasının sağ tarafı sargılar içinde bilinci kapalı sırım gibi genç bir delikanlı sedyede yatıyordu. Hızlıca kan değerlerine göz attım. Açıkçası bu şartlarda hastaneye canlı gelmesi bile mucizeydi. Çok fazla dayanabilecek gibi de görünmüyordu.

Acil servis hekimi durumun çok kritik olduğunu, yoğun bakım şartları sağlanmadığı takdirde saatler içinde kaybedileceğini ancak hiçbir yerde yoğun bakım yatağı bulunamadığını ve dahası başka merkezlerde de benzer durumda yatak bekleyen hastalar yüzünden can pazarı yaşanmakta olduğunu bildirdi.

Hastanın filmlerine tekrar göz attım. Kafatası ve beyin hasar görmüş olsa da hayati merkezler isabet almamıştı. Yolda kalbinin durmuş olduğu dönemde başka beyin hasarı olup olmadığını bilmiyor hastayı uyutuyorduk. Hastaneye geldiğinden beri geçen süre içinde durumu yavaş yavaş da olsa kötüye gidiyordu.

Yaşlı dede tekrar ellerimi tuttu.

- Onu böyle Araf’ta bırakma doktor bey. Bir şey yap. İki kapıdan birini onun için açmaya çalış. Ne olacaksa olsun.

- Çok zor. Hafta sonundayız ve tüm yataklar dolu. Yukarıda servislerde bile boş yatağımız yokken yoğun bakım yatağı bulmamız imkânsız görüyor. Bulunabilseydi bir gün önceden bulunurdu. Torununuzun ertesi güne kadar dayanması da çok zor görünüyor.

- O zaman cihazın fişini sen çek. Bu cehennemi torunuma ve bana yaşatma.

Bu sözlerden sonra bekleme koltuğuna çöktü ve yine “onu bırakmayın, o daha çocuk, bırakmayın onu” diyerek sessizce ağlamaya başladı. Dedeyi acil servis çalışanlarına emanet edip odama yöneldim.”

8fe66389-a047-42ff-9bde-a1892e49be6eHocamız kahvesini yudumlarken dayanamayıp araya girdim “Peki siz ne yaptınız? Çözüm bulabildiniz mi? Hoş şimdi aynı durum olsa yine çözümsüz kalma olasılığı çok yüksek, hiçbir şey değişmemiş gibi. Peki ya tespih?” diye sordum. Elindeki kahve fincanını masaya bırakırken “Bir çözüm olmalı” diye düşündüğünden söz etti. Anlatmayı sürdürdü;

“Bir çözüm olmalıydı. 20 yaşında bir delikanlı ölmek istese de bir şekilde hayata tutunmuştu. Yoğun bakım için bilinen tüm yollar denenmişti. Özel hastaneler de delikanlının sosyal güvencesi olmaması nedeniyle hastamızı almıyordu. Çevre iller bile araştırılmıştı.

Açıkçası anne babası gibi sistem de delikanlının başladığı işi bitirmesini istiyormuşçasına pasif bir tutum gösteriyordu. Veya ben öyle hissediyordum. Dedesi dışında kimse ölüme terk edilmiş bu delikanlı için üzülmüyordu. Öylece elimizin altından kayıp gidiyordu.

Çaresizce telefon ile bir yerlere ulaşmaya çalışırken hastane koridorunda duvara asılı “organ bağışı hayat kurtarır” ilanı gözüme çarptı.

“Evet ya, organ bağışı, neden olmasın” diye geçirdim içimden.

Birlikte Bridge oynadığımız eski bir dostumu, meslektaşımı hatırladım. Bridge oyununu poker gibi oynayıp ortağı ile birlikte herkesi yanılttığım için bana çok kızardı. Ama burada kurallar kazanmamıza izin vermiyordu. Oyunun kurallarını azıcık değiştirerek bir fayda sağlanabilirdi.

Kaderine terk edilmiş herkesin ölmesini beklediği o değersiz delikanlı “birileri” için tekrar önemli hale gelebilirdi.

Nöbetçi anestezi uzmanı ve acil servis sorumlu hekimini çağırıp delikanlıya bir şans verebilmek için birlikte küçük bir hile yapacağımızı söyledim. Hastamızın durumunu bildirir sağlık raporu hazırlamalarını ve olabildiğince abartmalarını istedim. Anestezi uzmanı çekinse de yapılmak isteneni anlayınca itiraz etmedi. Koma durumunu gösteren Glascow skorunu düşük tutmalarını özellikle istedim. Acil hekimi ve anestezi uzmanı meslektaşım ile birlikte abartılı sağlık durum belgesini imzaladık.

Odama dönüp hastane santralinden Sağlık Bakanlığı organ bağış merkezini bağlamasını rica ettim.

Organ bağış merkezi yetkilisine kendimi tanıtıp bir ihbarda bulunmak istediğimi bildirdim. Hastane acil servisinde sedye üzerinde beyin ölümü gerçekleşmek üzere olan organ nakli için uygun komada bir hastam olduğunu, hastamı hayatta tutabilecek yoğun bakım yatağı bulunmadığı için birkaç saat içinde kaybedileceğini ihbar ettim. Organ bağış merkezi yetkilisine sağlık durum belgesini faksladım. Merkez yetkilisi yoğun bakım yatağı konusunda yapabileceği bir şey olmadığını söyleyince “ben size ihbarda bulundum ve bu ihbarı tutanak altına alıyorum” bundan sonra olacaklardan siz sorumlusunuz diyerek telefonu kapattım.

Daha sonra sağlık bakanlığı ihbar hattını arayarak yine kendimi tanıttım. Organ bağış merkezi birimiyle olan görüşmemi ve aldığım yanıtı paylaştım. Bakanlığın organ bağışı konusuna bu kadar önem verip duyarlık gösterirken bulunan uygun donör ile ilgili bu türden bir olumsuz durumun basına yansıması halinde tüm çabaların boşa gidebileceğini vurguladım. Sağlık bakanlığı yetkilisi hastanın organlarını bağışlamış olup olmadığını sordu. Hastanın kimsesiz ve sosyal güvencesiz olduğunu bu konuda bilgi sahibi olmadığımı ancak yoğun bakım yatağı bulunup yaşatılabilirse bu soruya açıklık kazandıracağımı, bu görüşmenin de tutanak altına alındığını bildirdim.

Kederli dedenin yanına gidip elini tuttum. Bir şeyler yapmaya çalıştığımı bundan sonra ona ne sorulursa sorulsun “bilmiyorum” demesi gerektiğini söyledim. Bir şey anlamadı ama yine ellerimi tutup “yaparım doktor bey oğlum, ben zaten ne bilirim ki?” dedi.

Yanından ayrılmadım. Zaman geçiyor her hangi bir haber gelmiyordu. Dede ise elindeki tespihe sarılmış dua okuyordu. Rengi solmuştu. Adamcağıza kötü bir şey olacak diye korkmaya başlamıştım. Biraz olsun kafasını dağıtmak için konuşturmaya çalıştım.

- Demek torunun kendi canına kıysaydı cehenneme gidecekti, öyle mi?

- Öyle derler oğul. Verilen canı almak en büyük günahtır, cehennemlik suçtur.

- Öyleyse torunun hayattayken “fişini çekin, ona bu cehennemi yaşatmayın” derken kast ettiğin cehennem hangi cehennem oluyor?

Bu soru üzerine bir süre durup yutkundu. Cebinden çıkardığı mendiliyle alnını silip ağzının kenarlarını kuruladı.

- Aklımız yettiğince inancımız gereği cehennemin ne olduğunu biliriz. Oraya gidenin yanıp kavrulacağını, kıyamete dek acılar içinde kalacağına inanırız. Bir de “Araf” diye bir yerin varlığına, sorgu meleklerinin cennet veya cehennemin kapılarından birini açmadan önce orada beklemek gerektiğine inanırız.

- Tamam işte? Neden Araf değil de cehennem diyorsun?

- Anlamadın mı? Cehennem Araf ile başlıyor. Araf dediğimiz yer de bir tür cehennem. Öylece bekliyorsun. Ne olacağını, ne zaman olacağını daha ne kadar bekleyeceğini bilemeden bekliyorsun. Meleklerin kapılardan birini açmasını gözlüyor ve bekliyorsun. Kapının önünde ne olacağını bilemeden beklemek var ya? İşte gerçek cehennem, o. Torunumun canından bezdiği yetmedi, kimse onu istemiyor, neredeyse sizler de nasıl olsa yaşamaz diye düşünüyorsunuz. Anası babası ölünce cehenneme gidecek diye utanç içindeler. Ama o yaşıyor. Hem bana hem kendine cehennemi yaşatıyor. Torunum bunu hak etmedi, o daha çocuk.

Başını omzuma yasladı. Tutamadığı gözyaşlarını mendiliyle kurulamaya çalışıyordu. Yanından ayrılmadım. Az sonra ardı ardına gelen telefonlar ile organ nakli merkezinin harekete geçtiğini ve hasta yakını ile görüşmek istediği haberi geldi. Dede rolünü başarıyla oynayıp sorulan tüm sorulara ısrarla “bilmiyorum” yanıtını verdi. Bir saat içinde nasıl olmuşsa şehrin bir ucundaki başarılı organ nakilleri ile bilinen hastanede yoğun bakım yatağı bulunmuştu. Hastamız dedesi refakatinde ambulans ile nakledildi.”

Heyecanla araya girip “peki ya sonra ne oldu?” diye sordum. Bizimki fincanı çalkalayarak kahvesinin son yudumunu aldı. Fincanı ve tabağı masaya bırakırken cebinden tespihi çıkardı, arkasına yaslandı. “Sonrası” diye devam etti;

“Sonrası sıradan bir Pazar nöbeti şeklinde geçti. Ertesi gün nöbet iznine çıkıp sessizce sonucu izledim. Telefonumu da kapalı tuttum. Resmi olarak organ bağışı yapılmamış olması organ nakli ile ilgili tüm süreçleri durdurmuş ancak hastamız yoğun bakım hizmetine kavuşmuştu. Uzaktan takip edebildiğim kadarıyla hastamızın ertesi gün ameliyata alındığını, sonrasında haftalarca yoğun bakımda kalıp uzun bir rehabilitasyon sürecinden sonra hafif bir beyin hasarı ile taburcu olduğunu öğrendim.

Bakanlık yetkililerinin ısrarı ile devreye giren organ nakli merkezinin hastamızın organ bağışı yapmamış olduğu ortaya çıkınca uğradığı hayal kırıklığını kulaklarımın hayli çınlamasından anladım. O Pazar günü yanlış alarm verdirip organ nakli bekleyenlerin umutlarıyla oynamış, nakli gerçekleştirecek ekibi de işinden gücünden etmiştim.

Yine de kendimi kötü hissetmiyordum.”

“Peki ya bu tespih?” bunu o dede mi size bıraktı?” diye üsteleyince kafasını kaldırmadan elindeki tespihe bakarak anlatmaya devam etti;

“O nöbet sabahı ellerime sarılan dedeyi bir daha görmedim.

Aradan yıllar geçti. Aynı ilde ancak farklı bir hastanede, burada çalışmaya başlamıştım.  Kapımda gençten bir karı koca belirdi. Yanlarında 3 yaşlarında afacan bir de erkek çocuğu vardı. Delikanlı kendini tanıtmasa o gün biraz da şans eseri yaşama tutunan delikanlı olduğunu anlamam mümkün değildi. Dilinde hafif bir pelteklik dışında sağlıklı görünüyordu. Eşi ve oğluyla ziyaretime gelmişti. Beni nasıl bulduklarını sordum. Cebinden üzerinde ismim yazılı yıpranmış bir kâğıt parçası ve bu tespihi çıkarıp masama bıraktı. “Dedem bir süre önce rahmetli oldu. Sizi bulup bu tespihi size ulaştırmamı ve elinizi öpmemi vasiyet etmişti.” Diyerek elime uzandı. Kabul etmedim. Yanlarındaki afacan delikanlıyı işaret ettim. Ufaklık biraz da çekinerek elimi öpmek için yanıma gelirken çocuk ile adaş olduğumuzu fark ettiğimde gözlerim doldu, daha fazla konuşamadım. Geldikleri gibi sessizce gittiler.

İşte bu tespih, o tespih”

57c12af6-e190-4a0b-b488-f5c171edad12

Bir süre sessizce hocamızın elindeki tespihe baktık. “Şimdi sizi çok daha iyi anlıyorum hocam. Ben olsam ben de kimseye vermezdim” dedim. Gülümsedi. Tespihi duvardaki bir çiviye astığını, bilinen işlevi için pek kullanmasa da bitkin ve bezgin hissettiği zamanlarda çok iyi arkadaş olduğunu vurguladı.

Tespihi tekrar cebine atıp ceketinin iç cebinden çıkardığı emektar dolmakalemini “bununla idare et, yardım için teşekkürler” diyerek bana uzattı.

Dr. Mehmet Uhri

Not: Bu öykü Acil Tıp Uzmanları Derneğince Düzenlenen “Acilin Öyküsü 2019″ yarışmasında birincilik ödülü kazanmıştır.