Ben vefayım

Ağustos 23rd, 2010

dincmen654456456Şair Sapho’yu, Odiseus Elitis’i hatta Konstantin Kavafis’in şiirilerini dilimize kazandıran 1924 yılında Heybeli adada doğan ve günümüzde sayıları hayli azalan İstanbul Rumlarından Doç. Dr. Kriton Dinçmen yaş haddiyle emekli olana kadar İstanbul Üniversitesi Adli Tıp Enstitüsünde adli psikiyatr olarak görev yaptı. Dinçmen’ in bugüne kadar dört öykü, bir roman, iki şiir ve psikiyatrinin mitolojik kökenleri ile ilgili bir kitabı yayınlanmıştır. Ayrıca üç tarihi eser, bir felsefi deneme kitabı, iki şiir, üç roman ve iki biyografik romanı Yunanca, Fransızca ve İngilizceden çevirmiştir.

İki yıl önce 84 Yaşında yitirdiğimiz Dinçmen yaşının verdiği sağlık sorunlarına rağmen Tıp Fakültesi son sınıf öğrencilerine “Ütopya ve Hekimlik Ütopyaları” üzerine ders verme hazırlığındaydı. Mesleğe yeni başlayacaklara hekimin ütopyasız olmaması gerektiğini, günü geldiğinde hasta ve hasta yakınlarının beklediği mucizeleri düşlemeden, onları kovalamadan insanların gözünde makbul hekim olunamayacağını anlatma çabasındaydı. 84 yaşında olmasına rağmen kendince ütopik olanı kovalayarak hekimlik ütopyalarını öğrencilere ulaştırabilme kaygısını taşıyordu. Söyleşilerinde toplumları geçmişleri kadar gelecek beklentilerinin de ayakta tuttuğunu, ütopyası olan insanlar çoğaldıkça toplumların geleceğe kök salıp güçleneceğini vurgulardı.

Denemelerinden birinde pek çoğumuzun yaptığı gibi vefasızlıktan yakınmak yerine vefaya olan övgülerini şu sözlerle kaleme almıştı;

Ben Vefa’yım… Siz insanların en az bildiği, bilmeyi en az istediklerinizdenim. Hep en sonda ortaya çıkar, coşku ve duygularınızın sakinleşip yatışmasından, problemlerinizin halledilip küllenmesinden sonra görünürüm. Ortaya çıkışım, çoğu kez sizlerin mutluluğunu ve huzurunu gölgeler. Çünkü, sorunun çözülmüş olması ile gelir ve kanatlarımın çırpıntıları ile duymakta olduğunuz mutluluğun bir bedeli olduğunu sizlere hatırlatırım.
Siz mutluluktan uçarken, mutluluğunuz nedeniyle, insan olmanızın bir ifadesi olarak, bu mutluluğu tatmanıza yardım edene karşı, hiçbir zaman ve hiçbir şekilde ödeyemeyeceğiz borcunuz olduğunu hatırlatırım. Ben Vefa’yım. Korkmayın, sizi esir almayan bir borçtur; vefa. İnsandaki karar serbestîsini bozmayan, aklınızı çelmeyen, sizin insan olma gururunuzdan bir şey çalmayan, kişiliğinizin yapısından ödün vermenizi istemeyen bir borçtur. Sizi insan yapan bir borçtur. Borcun karşılığını verdiğinizde, hissetmekte olduğunuz mutluluk kat be kat artacaktır. Meselenizin halledilmiş olmasının size vermiş olduğu mutluluğa insan olmanızın gururlu mutluluğu da katılacaktır.”

dincmen464654564565627 Ağustos 2008 günü kaybettiğimiz Doç. Dr. Kriton Dinçmen aramızdan ayrılmadan önce sıra dışı vefat ilanını kendi kaleme almış ve “Teşekkür” başlığı ile yayınlanmasını vasiyet etmişti. Bu teşekkürü sağlığımda yazıyorum cümlesiyle başlayan ilanda Kriton Dinçmen bizlere şöyle veda etti:

“İki oğlum Ümit ve Başar’la kızım Yasemin’e, sevgili arkadaşım ve doktorum Prof. Dr. Itır Yeğenağa, Prof. Dr. Ahmet Alponat, beni hayatta tutmak ve acılarımı azaltmak için uğraşan tüm meslektaşlarım ve sevgili hocalarıma, benim güçlüklerime göğüs geren sevgili Reyhan’a ve hayatımda rastladığım herkese teşekkür ederim”

Dinçmen’in cenazesi 28 Ağustos 2008’de Cerrahpaşa Tıp Fakültesinde düzenlenen törenin ardından tıp öğrencilerinin kadavra eğitiminde kullanılmak üzere Anatomi Anabilim Dalı Başkanlığına teslim edildi.

Bizlere vefalı olmanın, insan olmanın gururlu mutluluğunu hatırlatacağı mesajını veren merhum Dinçmen’den, o kocaman yürekten geriye ise kitapları, çevirileri, ütopyaları ve kendi ölüm ilanında yazdığı “hayatımda tanıdığım herkese teşekkür ederim” mesajı kaldı.

Biz teşekkür ederiz sevgili hocam. Hayatımıza kattıkların için, biz teşekkür ederiz. İyi ki vardın, burada aramızdaydın.

 

Mehmet Uhri

Şehir Zebanileri

Ağustos 5th, 2010

willie_birch_street_musician_with_guitar_751_1176Deniz otobüsüne yetişememiş, köprü trafiği yüzünden karayoluyla Bakırköy’e ulaşmanın  anlamı olmadığı için Kadıköy iskele meydanında bir sonraki deniz otobüsünü bekliyordum. Onca telaş ve koşturmaya karşın deniz otobüsünü kaçırmış olmamın hıncıyla oturduğum bankta kendimle kavga ediyordum. Bankın diğer ucuna ilişen saçı sakalı ağarmış orta yaşı geçkin adamı gitar çalmaya başlayıncaya kadar fark etmemiştim. Kapağını açık bırakıp yere koyduğu gitar kutusuna gelen geçenlerden bahşiş toplayıp gitar çalmayı sürdürüyordu. Üstü başı pek bakımlı değildi. Eski belediye binasına yakın durmuş olmalıyız ki bir süre sonra belediye zabıtaları başımıza dikildi ve gitarcıyı  susturup göndermeye çalıştılar. Gitar kutusunu kapatıp susup oturmasına karşın zabıta memurlarının başından ayrılmadığını görünce dayanamayıp memurlara gitar çalmasının sakıncasını sordum. “Meydanda gitar çalıp para kazanıyor, burada seyyar satıcı barındırmıyoruz” yanıtını aldım. “O sadece müzik yapıyor ve bu arada insanlar gönlünden kopanı gitar kutusuna atıyor bu alışveriş sayılmaz” diye üsteledim. “Olsun dilenci de istemiyoruz” yanıtı gelince tartışmayı daha fazla sürdürmemem için bizimki kolumu tutup “Boş ver o şehir zebanilerini, onlar bizi anlamaz. Sıkma canını” dedi.

Bu arada elinde bir kısmı yenmiş simitle uzunca süredir dikkatle gitara bakan iri siyah gözlü küçük çocuğun annesi “senin yüzünden vapuru kaçıracağız, yürüsene” diye söylenerek çocuğu kolundan çektiği gibi götürdü. Zabıta memurlarından biri gitmiş diğeri ise çevrede dolaşıyor göz ucuyla da bize bakıyordu. Dönüp nerede yaşadığını, kimi kimsesi olup olmadığını sordum. Cevap vermeden bir süre boğaza ve uzaklara baktı.

-         Bir zamanlar burada, bu şehirdeydim. O zaman birileri vardı hayatımda.

-         Sonra ne oldu?

-         Ne bileyim? Günün birinde içimdeki şeytanları temizlemeye karar verdim. Bu arada meleklerimin bir kısmını da yitiriverdim. Yalnızım ve evsizim anlayacağın.

Susup başını önüne eğdi. Gelen geçen insanlara baktık bir süre. Sonra eliyle meydanın kalabalığını gösterip bir zamanlar buradaki insanlar gibi iş güç sahibi olduğundan müzikle hobi olarak uğraştığından söz etti.

-         Yoğun iş ortamına karşın evime çok özenir gittiğim her yere o alıştığım ev ortamını da yanımda götürürdüm. Hangi şehre gidersem gideyim ev terliklerim pijamam hatta yastık kılıfım bile yanımda olurdu. Ev kedisi gibiydim.  

-         Sonra nasıl vazgeçtiniz?

-         Öyle birden bire olmadı. Yoruldum, sıkıldım kendimden. Şehir sizden tüm zamanınızı her şeyinizi istiyor. Bu pazarlıkta anlaşamadım. Şehirden uzak durmaya kendimle olmaya karar verdim. O çok özendiğim evin içini boşaltıp kabuğunu aldım yanıma düştüm yollara. Evdekiler bana eşlik etmek istemedi, meleklerimi orada bıraktım. Neyse ki gitarım bana sadık kaldı. Sırt çantası, çadır, karavan uzunca bir süre gezindim.  

Elinden bırakmadığı gitarının tellerini okşadı. Gözü üzerimizde olan zabıta memuru henüz bu hareketi fark etmemişti.

-         Sonra  aradığımın ev veya ev ortamı olmadığını anladım. Gittiğim yerlerde her seferinde farklı ve yeni ev oluşturmak daha cazip göründü gözüme. Sokaklar meydanlar ev oluyordu bana. Ev kedisinden sokak kedisine dönmüştüm. İşte o zaman gitarıma ve müziğe sığındım. Müziğim beni korudu, bazen yorgan bazen de çatı oldu bana.

-         Bana kalırsa içindeki şeytanları temizlemek için hayli ağır bedel ödemişsiniz. Geri döndüğünüze göre yalnızlıktan sıkılmış olmalısınız.

11may2008_021_fhdrBu sözlerime cevap vermedi. Ses etmeden yandaki büfeye gidip iki çay ve iki simit alıp tekrar yanına oturdum. Acıktığımı söyleyip bana eşlik etmesini rica ettim. İtiraz etmedi. Güneşin ısıttığı kış günlerindeydik ama akşamları sert ayaz oluyordu. Nerede gecelediğini sordum. Şimdilik Sirkeci’de arkadaşına ait bir büroda gecelediğinden söz etti. Eliyle şehrin Avrupa yakasını ve yüksek gökdelenleri gösterdi.

-         Şehir özgür ruh istemiyor, barındırmıyor onları. Gezdiğim şehirlerde ruhların hep tutsak ve yalnız olduğunu gördüm. Bilirsin, şehirde her şey önüne hazır gelir. Ruhları besleyip mutlu edecek sürprizler umutlar bile hazır sunulur insana. Piyangosu lotosu totosu hazır umut olarak satılır şehirde. Saçmalamanıza bile fırsat yoktur. Şehir sizi tanıyıp bilmek ister. Bugün ne yaptığının ne olduğunun nereye gidip geldiğinin hep farkındadır. Dahası gelecekte yapabileceklerinden bile haberdar olmak ister, şehir. Bak şu zabıtalara, boşuna şehir zebanileri demiyorum onlara. Aportta bekliyorlar.

-         İyi de böyle nereye kadar gideceksiniz. Yaşlanıp elden ayaktan kesilince müzik yapamaz olunca sizi sarıp sarmalayacak müziğiniz de olmayınca….

Elini kaldırıp sözlerimi tamamlamama fırsat vermedi. Parmağı ile kendini işaret etti.

-         O zaman bu beden elimde kalan son ev olacak. Onu koruyup kollayacak bir battaniye içini ısıtacak bir tas çorbadan başka gereksinimim olmayacak. Ne olursa olsun ruhumu şehre satmayacağım.

-         İnsanların ruhunu şehre sattığından söz ediyorsunuz tamam ama şehir ne yapıyor bu satın aldığı ruhları?

Gülümsedi. Zor sorular sorduğumu cevap vermeden önce birer çay daha içmek istediğini söyledi. Çayını yudumlarken bile gitarını elinden bırakmamıştı.  

-         Şehirde yaşayanların büyük kısmı ruhlarını şehre satıp mutlu mesut yaşıyorlar. Onlar şehrin gerçek sakinleri. Ruhlarını satmaya hazır diğer bir kesim var ki onlar pazarlıkta anlaşamıyor. Pazarlık sürene kadar şehirde kendi adalarında yaşıyor, başkalarından daha iyi bedel bulduklarına inandıklarında onlar da vazgeçiyor ruhlarından. İyi pazarlık etmiş olmanın mutluluğu yetiyor, onlara.  

-         Peki sizin gibiler ne yapıyor?

-         Ben dürüst satıcıyım. Satacak bir şeyim olmadığı için bedelleşmenin doğru olmadığına inananlardanım. Elimde bir tek müziğim var o da bu şehre kattığım minicik bir anlam, bedel istemeye bile utanır insan. Üstü kalsın.

Bu sözlerden sonra gitarını tekrar kucağına alıp çalmaya başladı. Sahibi gibi yıpranmış görünen gitardan yayılan müzik gelen geçeninin pek dikkatini çekmemişti. Az önce benim gibi aceleyle vapura yetişme telaşında olan veya günün yoğunluğunda savrulan pek çok kişi geçti önümüzden. Hiç kimse çalan gitarın farkında değildi ama zabıtanın ilgisini çekmeyi başarmıştık. Bize doğru geldiğini görünce eliyle gitar kutusunu kapalı tuttuğunu işaret edip 5 dakika izin istedi. Gitarın sesine sahildeki martıların çığlıkları da eşlik etti, bir süre. Sonra gitarını toplayıp kutusuna kaldırdı. Çay simit ve muhabbet için teşekkür etti. Dayanamayıp “iyi de bu hayattan, sizden geriye ne kalacak?” diye üsteledim. Ağarmış saç sakalın arasından parlaklığını yitirmemiş bir çift gözle bana bakıp “Anlam kalacak sevgili dostum. Hayatı tümüyle proje gibi gören siz şehirlilerin anlaması çok zor ama anlam kalacak” dedi.

Eliyle üzerindeki el örgüsü eski kazağı gösterip “Bak bu kazağı seneler önce eşim benim için örmüştü. Şimdi eskidi ve hayli yıprandı. Ama bu durum kazağın benim için olan anlamını değiştirmiyor. Onca emekten geriye kalan işte bu kazakla birlikte üstümde taşıdığım o anlamdır. Dedim ya, sizin gibilerin anlaması zor.” dedi. Ayağa kalkıp iki adım attı sonra geri dönüp “şehir satın aldığı bunca ruhu ne yapıyor diye sormuştun ya, o sorunun yanıtını ben de bulamadım. Ama yine de şehre müziğim ile kırıntı kadar bile olsa anlam kattığımı düşünüyorum. Bu da bana yetiyor. Dedim ya, ben dürüst satıcıyım, üstü kalsın” dedi.

Gideceği yere kadar eşlik etmek istedim gülümseyip eliyle beni durdurdu. “Beni dert etme, müziğim beni korur. Kal sağlıcakla” diyerek yanımdan ayrıldı. Sirkeci vapurlarının kalktığı iskeleye doğru ilerleyip meydanın telaşlı kalabalığında gözden kayboldu.

Seçmenin Mektubu

Temmuz 15th, 2010

hava-ile-sisirilmis-siyasetci12 Eylül 2010’da yapılacak referandum ile önümüze konulan sandıkta neyin oylanacağı konusunda net fikri olana rastlamak zor. Evet veya hayır seçiminde her konuda olduğu gibi bölünmeyi başarıyoruz ama oyumuzun renginin ifade ettiği içerik konusunda çoğumuz susuyor. Evet diyenler yargı reformunda hükümetin uzlaşmak yerine tek yanlı dayatmacı tavır takınmasına da evet demiş olurken hayırcılar ise darbecilerin dokunulmazlığı veya memur sendikacılığının önünün açılmasına da hayır demiş olacaklar. Böyle bir saçmalıkla bizleri yüz yüze bırakan siyasetçilerin sanki yaşananların müsebbibi kendileri değilmiş gibi kenara çekilip slogan üretmelerine kızmamak elde değil.

1980 darbesi ile ülkemizi küresel liberal sisteme dahil eden süreç pek çok alanda değişim ve gelişimi başlattı. Sözgelimi bankacılık veya sağlık alanında ülkenin bugün geldiği noktayı 30 yıl önce hayal bile edemezdik. Yaşanan süreç insani gelişmişlik düzeyi üzerine de olumlu etki yaptı. “Ne iş olsa yaparım abi” diyenlerin sayısı azaldı, liyakatın önemi yanı sıra her alanda eğitimli kalifiye eleman sayısı arttı.   

Dahası, yaşanan bu değişim gelişim sürecine ayak direyen alanlar giderek daha fazla göze batar hale geldi.

Sözgelimi, hukuk sistemimizin değişmeden kalma inadı adalet dağıtmada başarılı olduğu pek söylenemeyecek hantal hukuk sistemimiz olduğu gerçeğini görünür kıldı. AİHM den dönen davalarımızın çokluğunda açık ara önde olmamız bile reform gerektiği konusunda hukuk adamlarımızı ikna edemedi. Gelinen noktada siyasalaşmasından endişe edilen, adalet dağıtmada sorunlu, iç denetim mekanizmaları tıkanmış hukuk sistemiyle adalet dağıtmaya çalışıyoruz. 

Benzer bir süreç medyada da mevcut. Temel meslek etiği konusunda bile uzlaşmayan, taraf tutup karşıtı üzerinden kendi varlığını sürdürmeye çalışan ve bu var oluş kaygısı yüzünden mesleğin en temel değerlerinden bile vazgeçmeye teşne medya ve çalışanları ile toplumsal belleğimizi ayakta tutmamız çok zor görünüyor.

amcabey_by_fiyonk14Tüm bunlara ek olarak siyaset ve siyasetçilerin de değişmeye direndiklerini, rahmetli Cemal Nadir Güler ustanın Amcabey tiplemesinde karikatürize edilmiş haliyle kalma konusunda neredeyse uzlaşılmış olduğunu görmek ülkenin geleceği açısından çok kaygı verici duruyor. Her şey değişiyor, partiler kapanıp yenileri açılıyor ama siyasetçi ve siyasi söylem değişmiyor.

Bu siyaset ve siyasetçiler ile gidilemeyeceğinin açık örneği de önümüzdeki referandum.

Bakıyorsunuz, anayasanın değişmesi demokratikleşmesi konusunda tarafların söylemleri örtüşüyor ancak iş uzlaşmaya gelince kıyamet kopuyor. Kendini karşıt siyasi söyleme göre konumlandıran ve ancak o şekilde var edebilen çapsız siyasetçiler, uzlaşma olunca varlık nedenlerini yitirmekten karşıtına benzemekten korkuyor. En kolay uzlaşabileceği demokratikleşme alanında bile içeriği dolu siyasi söylemi olmadığı için uzlaşmak yerine karşı çıkmakla kendini var kılmayı deniyor. Bu siyaset ortamı ve siyasetçiler ile ülkenin yol alması çok zor görünüyor.

AKP’nin getirdiği anayasa değişikliklerinin demokrat tavır almaktan çok hukuk alanında kendince reform isteği üzerinden dayatmaya dönüştüğünü düşünenimiz çoktur. Bunca yıldır el sürmedikleri değişikliklerin demokratikleşme postu ile sunulmasını yine o eski sığ politik düşüncenin ürünü olarak okumak mümkün. Muhalefetin ise elle tutulur siyasi içerik üretmek söylem geliştirmek yerine karşı söylem kolaycılığına kaçtığı gün gibi meydanda. Üstelik bu çapsız, basiretsiz öngörüsüz siyasetçiler referandum sandığı önümüze konduğunda neyi oyladığımızdan çok kimin söylemine oy verdiğimiz üzerinden siyaset yapmayı amaçlıyor. Oylamadan evet sonucunun çıkmasının yürütme için güven oylaması olacağından öte anlam taşımadığını düşünen siyasetçilerle veya sonucun hayır olması halinde değişiklik istenen pek çok maddenin (darbecilerin dokunulmazlığı, memurun sendikal hakları vb ) bir daha gündeme alınmasının zorluğunun idrakinde bile olmayan siyasetçilerle ülkenin geleceği konusunda kaygılanmamak elde değil.

Bir seçmen olarak 12 Eylül’de yapılacak referandumun çapsız, basiretsiz ve kendini ancak karşıtı üzerinden tanımlamayı başarabilen siyasetçi tipini görünür kılacağını, siyasi partiler yasası ve seçim yasaları üzerinde değişiklik baskısı oluşturacağını umuyor, bekliyorum.

 

Mehmet Uhri

Seçmen

Derbent Çınarı

Haziran 27th, 2010

goruntu0065O sıcak Pazar sabahı günlük gazeteleri alıp gölgeye çekilmek, günlük sorunlardan uzak durup miskinlik yapmak niyetindeydim. Kocaeli Derbent’teki ulu çınar ağacının gölgesine masa ve sandalye atıp gazetelere gömüldüm. Güneş yükseldikçe sıcak daha bunaltıcı hale dönüştü, ağacın gölgesi ve hafif esinti olmasa durulacak gibi değildi. Gazeteler ülkenin genel durumu hakkında karamsar haberler veriyordu. Sanki hepsi anlaşmış gibi ülkede bir şeylerin değişmekte olduğu, yaşananların herkes için kötü sonuçlar doğurabileceği yönünde yazıyordı. 20 – 30  yıl önceki gazetelerde de benzer yazı ve kaygılar okumuş olmama karşın ülkenin genel gelişmişlik düzeyi yükselmiş, sosyal refah pek adil dağılmasa da genel olarak daha iyiye gitmişti. “Değişim neden bu kadar korkutuyor, insanları?” diye söylendim.

Önce ağacın yaprakları hışırdıyor sandım ama soruyu sanki ona sormuşum gibi çınar ağacı dile gelip “insanoğlu hep böyle. Öleceğini biliyor olmasından mıdır nedir olaylara hep olumsuz bakar” diye yanıt verdi. Şaşırmıştım. Gerçekten de gölgesine sığındığım çınar ağacıydı konuşan. O yaşlı ulu çınar konuşuyordu.

-         Geldiğinden beri seni izliyorum. Okudukça sıkıldın, daraldın. Hep böyle oluyor. İnsanlar her şeyi yapmak, her şeyi yaşamak istiyor. Telaş içinde yaşayıp hızlı ölüyorlar. Asla yaşamaya doymuyorlar.

-         İyi de bu karamsarlık neden? Neden her şeyi kötüye yoruyoruz?

-         Ömrünüz çok kısa, bu kısa ömre her şeyi sığdıramadığınız için telaş içinde yaşıyorsunuz. Her gün dünyanızı yıkıp yeniden kuruyorsunuz. Halbuki doğa hiçbir yere gitmiyor. Olduğu yerde duruyor. Zamanla biraz insanlaşıyor, o kadar.

goruntu0067Şaşkınlığım biraz olsun geçmiş, ağacın sözlerinden kafam karışmıştı. Kalkıp ağacın yanına gittim. Dev gövdenin içi boşalmış 8-10 kişinin bir arada durabileceği kadar geniş boşluk oluşmuştu. Elimi gövdede gezdirip kazınmış harf ve kalp resimlerini gösterip “insanlar canını yakmış olmalı” diye söylendim. “Olacak o kadar” dedi. Yaprakları ilk kez gün ışığı gördüğünde Fatih’in İstanbul’u fetih hazırlığında olduğunu, düşen yıldırım yüzünden yanıp kül olan ve kesilen kendinden önceki çok daha ulu çınarın köklerinden filizlendiğini anlattı.

-         Benden önceki çınar bugün olduğumdan da görkemliydi. Onu kesmeseler ben hiç olmayacaktım. Kısmet işte.

-         Peki sonra?

-         Ne de olsa köklerim kuvvetliydi. Büyüdüm, serpildim, geliştim. Gölgemde serinlemek isteyen senin gibi kaç kuşak gördüm. Hepsinin de senin dert ettiklerine benzer bir sürü sorunu vardı. Dünya yaşanacak yer olmaktan çıkıyor diye kaygılanıyorlardı. Onlar geldi, geçti. Bana sorarsan dünya aynı dünya.

-         Yani?

-         Geçici olanlar kendileriydi. Kendilerini önemsemekten bu gerçeği görmüyorlardı. Belki de görmek istemediler. En çok çocukları sevdim. Onlar hep mutluydu. Tırmanıp dallarımda oturur, salıncak kurup neşe içinde sallanırlar. Ben hep çocukları sevdim, hiç büyümesinler istedim. Bakma sen benim böyle yaşlı durduğuma bir yanım hep çocuk kaldı.

Çınarın göğe uzanan dallarına, yapraklarının arasında şakıyan kuşlara baktım. Gövdenin içindeki devasa boşlukta gezindim. “Gövdenin büyük kısmını yitirmişsin. Desene yolun sonu yakın” diye takıldım. O koca ağaçtan yükselen kahkaha rüzgarın uğultusuna karıştı.

“Sen kendi haline bak. Üzerime yıldırım düşmediği sürece gölgemde oturup dertleşecek senin gibi daha çok kuşak görürüm, merak etme. Gövdemin boşalması seni yanıltmasın. Ağacı ayakta tutan kökleridir. Köklerin sığsa çabuk devrilir, geçer gidersin. Derinlere kök salabildiğince yaşarsın bu dünyada. Bunu bilenler evlilikleri uzun ömürlü sağlam olsun diye düğünleri için burayı seçerler. Bilsen, kaç kuşağın düğünü yapıldı bu dalların altında” diye yanıtladı.

goruntu0072Rüzgarın şiddetlenmesi ile gökyüzü koyu bulutlarla kaplandı. Sağlam bir yaz yağmuru yağacak gibi görünüyordu. Kuşlar susmuş ortalığı yağmur öncesi sessizliği sarmıştı. Yağmurun ilk damlalarının düşmesi ile birlikte “Git artık fena ıslanacaksın. Islanmak istemiyorsan o getirdiğin gazeteleri kafana tut, bari işe yarasınlar” dedi, bizim ulu çınar. Gerçekten de yağmurun hızlanması ile gök delinmişcesine bastıran sağanaktan kurtulmak için koşarak binaya sığındım. Kısa süren yağmurun ardından sıcak hava ortalığı kaplayan nem ile iyice bunaltıcı olmuştu. Uzaktan  o görkemli çınara baktım. Yapraklarında su damlaları ışıl ışıl parlıyordu. Muhabbete devam etmek için tekrar yanına gidip seslendim. Konuşması için uzun süre bekledim ama nafile. “Söyleyeceğimi söyledim ya” dercesine duruyordu. Ertesi gün de oturup bekledim ama konuşmadı. Ayrılırken vedalaşmak için yanına uğradım yine yanıt alamadım. Aradan haftalar geçti, gerçekten o çınar benimle konuşmuş muydu, yoksa hayal miydi, doğrusu emin değilim.  Sanırım bunun pek önemi de kalmadı. Ne de olsa söyleyeceğini bir şekilde söylemişti.

 

Mehmet Uhri

 

Not: Kocaeli Derbentteki geveze bir çınar ağacına ithaf olunmuştur. M.U.

Neden Hekim Sendikası?

Haziran 18th, 2010

doktorHekimler, sağlık sektöründe son yıllarda hızlanan baş döndürücü dönüşümü yorumlama ve kendi konumlarını belirlemede zorlanıyor. Bilgi toplumu, sağlığı piyasalaştırıp alınır satılır meta haline dönüştürdükçe hekimin mesleki konumu da değişiyor. Öznesi insan olan bir mesleğin uygulayıcısı olmaktan çıkıp hastalar ile birlikte sisteme para kazandıran nesnelere dönüşmenin sancısını yaşıyorlar. Sağlık hizmetine ulaşmada tıkalı kanalları açarak pazarı büyütmeye çalışan yeni sistem hastalara daha çok sağlık hizmeti sunuluyormuş görüntüsü vererek toplumdan destek almayı da başarıyor. Verilen sağlık hizmetine ve harcanan onca paraya karşın toplumun ne kadar sağlıklı olduğu henüz sorgulanmıyor. Her ne olursa olsun, sağlık alanında yaşanan paradigma değişikliğini okumak, yorumlamak ve topluma anlatmak yine hekimlere düşüyor.

Hekimlerin kafa karışıklığı pozitif bilim ve hümanist dünya görüşü ile yaşanan dönüşümü açıklamakta zorlanmasından kaynaklanıyor. Hastayı nesneleştiren ve ticaretin öncelikleri içine hapseden bu sistemin hümanist olma amacı olmadığı gibi sadece karlılık getirdiği oranda pozitif bilime gereksinimi var. Geçtiğimiz yüzyılın tarım veya sanayi toplumu paradigmasının şekillendirdiği hekimlik mesleği yaşanan dönüşüm ile sınıfsal köklerini de yitiriyor.

Günümüzde hekimlerin batıda sınıfsal anlamda küçük burjuva kökenli olmasından söz edilebilirken ülkemizin de içinde bulunduğu doğu toplumlarında genel olarak feodal görüntülü olarak görev yaptıklarını izliyoruz. Batı’da sanayi ve ticaret burjuvazisi gereksinim duyduğu nitelikli işgücünün sürekliliğinin ve niteliğinin korunması için hekim bulundurma gereksini duymuş, sağlık sistemi bu beklenti doğrultusunda şekillenmiştir. İşgücünün sağlanması ve korunması için istihdam edilen hekimlerin küçük burjuva görüntüsü, emek eksenli politikalardan uzak durması, elitist tavrı biraz da sanayi burjuvasinin kanatları altında olmasından kaynaklanmaktadır.

Tarım toplumlarında ise feodal yapının gereksinim duyduğu işgücünün sürekliliği ve niteliğinin korunması amacıyla hekimler yine feodal sistemin sunduğu hizmet olarak görev yapmıştır. Adı sanı duyulmuş pek çok doğu kökenli hekimin ait olduğu feodal ailenin adı ile anılması, ağa çocuklarının hekim yetiştirilmesi biçiminde uygulamalar yaşanmıştır. İstisnai durumlar haricinde ülkemiz hekimlerinin bu alandaki görüntüsünün doğu toplumlarının feodal yapısı ile paralellik göstermekte olduğundan söz edilebilir. Sanayileşmede geri kalmış yeni Cumhuriyetin mevcut feodal yapıyı devlet içine entegre ederek devletçilik ve sosyal devlet anlayışı ile kalkınmaya çabalaması sürecinde hekimlerin de devletçi feodal görüntünün kanatları altında hizmet ürettikleri söyleyebiliriz.  

Her ne şekilde olursa olsun batıda küçük burjuva, doğuda feodal görünümlü hekimlerin, bilişim iletişim devrimi ile birlikte piyasalaşan sağlık sisteminde sınıfsal temellerini yitiriyor olduğunu, mesleğin biçim değiştirdiğini görüyoruz. Kıdemli hekimler meslekte yozlaşma veya deformasyon olarak tanımlasa da yaşanan özetle budur.  

doktor1Bilgi toplumunun ürettiği piyasalaşan sağlık sisteminde hekimlerin bilgi, donanım, deneyim ve hatta hikmetlerine gereksinim azalmaktadır. Sağlık hizmeti veriler, tahliller, görüntüler üzerinden bir tür veri işlemeye dayalı teknik hizmete dönüşmektedir. Süreç, hekimi teknoloji uygulayıcısı olarak yeniden tanımlamakta, bilişim iletişim toplumunun işçisi, bir tür emekçi durumuna dönüştürmektedir. Ameliyatları yapan robotlardan tutun, eldeki veriler ile olası tanıları gözden geçirip tedavi planlayabilen bilgisayarların olduğu böylesine gelişmiş ortamda bilgi ve deneyimli hekimlerden çok standartlara uygun veri işleyebilen teknik eleman beklentisi olduğu açıktır. Bunun için burjuva görüntülü elitist veya feodal görüntülü yukarıdan bakan dayatmacı hekimlerden çok, sanayi toplumunun başlangıç yıllarındaki köleleştirilmiş teknik iş gücüne gereksinim duyulduğu artık her ortamda hissediliyor. Sağlık işletmelerine dönüşen hastanelerin Taylorizm ve Fordizm’i hatırlatan seri üretim yapar hale dönüştürülmesi yanı sıra “çalıştığın kadar kazan, sisteme kazandırdığın paradan prim al” biçiminde yönlendirmeler yapması sanayileşmenin ilk yıllarındaki o acımasız süreci hatırlatıyor.

Bilgi toplumunun işçi sınıfına dönüşen hekimler geçmiş birikim ve dünya görüşleri ile yaşananları anlamlandırmakta güçlük çekmektedir. Üstelik bu yeni düzenin işçileri olarak emek mücadelesi yapmak zorunda olduğu görülmesine karşın yitirilen sınıfsal kökenler nedeniyle mücadeleden uzak duran hekimlerin hak kaybına uğraması, giderek köleleştirilmesi hatta hukuki ve ekonomik yaptırımlarla kontrol altında tutulması kaçınılmaz görünüyor.

Bileşim iletişim toplumunun donanımlı teknik işgücü olarak yeniden tanımlanan hekimler bu yeni paradigmada geleceğin emek eksenli mücadelesini örgütlemek, sendikal faaliyetler tarihini gözden geçirip meslek tabanlı örgütlü mücadeleyi başlatmak zorundadır. Kitlelerin sağlık üzerinden sömürülmesinde hekimleri köleleştirilmiş ucuz işgücü olarak kullanmayı amaçlayan yeni toplum modelinde Malpraktis yasası, mesleki mali sorumluluk sigortası gibi havuç ve sopa taktiğinin gündemde olması biraz da bundandır.

Sanayileşmenin ilk yıllarında yaşanan emeğin köleleştirilip sömürülmesi sürecini şimdi bu yeni toplum modelinde hekimler ve diğer sağlık çalışanları yaşamaktadır. Üstelik bilgi toplumunun henüz başında olduğumuz düşünülürse bu yeni paradigmanın sağlık gibi pek çok insani kavramı metalaştırıp piyasalaştırmayı deneyeceğini de öngörebiliriz. Sözgelimi yakın bir gelecekte hukuk sisteminin piyasalaşması ile hakların alınıp satıldığı, metalaştığı bir dünyada bu kez hukukçuların hekimler ile kol kola meslek tabanlı eylemler örgütlediğini görürsek şaşırmamalıyız.   

Yaşanan değişim ve dönüşüm kaçınılmaz gibi görünse de insan odaklı bir dünyada yaşamayı arzulayanların örgütlü mücadelesi birkaç yüzyıl önce olduğu gibi dönüşümün acımasız yanını frenleyebilir. Sınıfsal kökenlerini yitiren hekimler, bilgi toplumunun işçileri olarak örgütlenmek ve insani öze sahip çıkmak için direnmek durumundadır. Sanayileşme ile başlayan işçi hak ve mücadelesi süreci göz önüne alındığında girişilecek mücadelenin hayli güç, yıpratıcı ve sabır gerektirdiği açıktır. 

 

Dr. Mehmet Uhri

Açelyanın Ahbaplığı

Haziran 14th, 2010

ahbap2

 

Hastanemizin emektar binası yıkılıp yerine çok daha büyük ve modern bina yapımına başlanmıştı. Hastane bahçesinin ortasında dev bir çukur açmaya çalışan iş makineleri yüzünden ortamın kalabalık ve hareketliliğine gürültü ve çamur da eklenmişti. Öğle arasıydı, güneşin yüzünü göstermesini fırsat bilip bahçede oyalanıyor, şantiye kenarından hafriyat yapan iş makinelerini seyrediyordum. Bir süre sonra giysilerinden hastanemizde yatan hasta olduğu anlaşılan yaşlıca zayıf beyefendi yanıma geldi, o da benim gibi hafriyatı izlemeye koyuldu. Kır saçları birkaç günlük sakalı ve alnındaki derin izlerine rağmen dinç görünüyordu. Bir ara göz göze geldik eliyle kazılan alanı ve giderek derinleşen çukuru gösterip “Hey güzel Allah. Öyle güzel toprak çıktı ki, imrenmemek elde değil. Bir tane taş yok içinde” dedi. Gerçekten de çukur derinleşse de çıkan toprağın koyu kahverengi görünümü değişmiyordu. Çalışan iş makinelerine bakmaktan doğrusu çıkan toprakla hiç ilgilenmemiştim. Bu şekilde başlayan muhabbette cerrahi kliniğinde yattığından iki gün sonra safra kesesi ameliyatı olacağından söz etti.

-         Çok katlı kalabalık binalara alışık değilim. Sıkıntı veriyor, duramıyorum. Hemşire hanım da inatçı çıktı, izni zor aldım. Arada kaçıp soluklanıyorum. Bahçe sınırlarının dışına çıkmamaya söz verdim. Böyle idare ediyorum.

-         Buralı değilsiniz sanırım.

-         Sivas’ın Çaşkur köyündenim. Gerçi adını değiştirip Cesurlar yaptılar ama biz yine de Çaşkur deriz. Toprakla uğraşır, ekip diktiklerimle geçinirim. Bizim oralarda böyle toprak arasan da bulamazsın. Araziler hep taşlıdır. Taşlarını ayıklar az kazar bellersin yine taş çıkar. Buranın toprağına imrenmemek elde değil.

-         Ne yazık ki, şehrin altında kalıyor bu güzelim topraklar. Eken diken de olmuyor.

-         Olsun. Bizim oralarda “toprağı bereketli yerin insanı da iyi huylu olur” derler.

-         Ama kimse bu bereketli toprağın kıymetini bilmiyor ki? Buradan çıkanı götürüp inşaat artıkları ve molozlarla birlikte bir yerlere döküyorlar. Kimse sizin gördüklerinizin farkında bile değil.

Cevap vermeden bir süre çalışan iş makinelerine baktı. Sonra dikkatlice beni süzdü. Yaka kartım dikkatini çekti.  

-         Burada mı çalışıyorsun?

-         Evet, hastanenin doktorlarındanım.

-         Allah bilir, buraya tesadüfen geldiğini düşünüyorsundur.

-         Eh, biraz öyle oldu. Zorunlu hizmetim bittikten sonra eş durumu ile atandım bu hastaneye. Sonra da burada kaldım.

-         Bak doktor bey. Sen daha iyi bilirsin belki ama bizim gibi toprakla uğraşanların da görgüsü bilgisi kendine göredir. Şehirden bakınca insan toprağı işliyor şekillendiriyor gibi gelebilir ama gerçekte topraktır, insanı insan yapan. İnsan toprağa aittir. Toprağın ürettiğini yer, beslenir sonunda gidip karışacağı yer yine o topraktır. İnsanı çeken, tutan bırakmayan da hep topraktır. Toprak seni hisseder, bakarsın bir süre sonra kök salmışsın.

-         Yani?

-         Dedim ya. Böylesine güzel arı toprağı olan yerin insanı da ona göre olur. Nereli olduğunuzun önemi kalmamış, siz buranın toprağına kök salmışsınız. Bakmayın öteye beriye, döner dolaşır hep buralara yakın durursunuz. Anlamazsınız neden olduğunu ama öyledir. Ne mutlu ki, toprağın çağırdığı yeri bulmuşsunuz. Oradan oraya sürüklenen şehir şaşkınlarına ne demeli?

-         Şehirle aranız hoş değil anlaşılan.

hafriyatCevap vermedi. Saatine bakıp, yemek saati bitmeden servise dönmesi gerektiğini söyleyince hafriyat alanını kendi hareketliliğinde bırakıp ana binaya doğru yürümeye başladık. İki bina arasındaki yolun araç trafiği, gelen ambulansın yarattığı sıkışıklık ve telaş arasında binaya ulaştık. Eliyle hastane önündeki araç ve insan kalabalığını gösterdi.

-         Doğru söylediniz, şehirle aram iyi değil ama gözümü bu keşmekeş korkutmuyor. Bunca insanın olduğu yerde telaş, karışıklık olacak elbet. Ben şehirlinin hallerine üzülüyorum. Onlar gibi olmak istemiyorum. Şehrin insanı çok kolay korkuyor, kolay vazgeçiyor. Bir de kolay alışıyor.

-         Nasıl yani?

-         Onca kalabalığa rağmen şehirde insanlar dağ başında yalnız kalmış, her an bir vahşi hayvan saldıracakmış veya başına bir iş gelecekmiş gibi korkuyor. Herkes herkesten korkuyor. Kimse kendini güvende hissetmiyor. Çelik kapılar yaptırıp kilit üstüne kilit vuruyor ama evinde bile korku içinde. Dahası biraz zoru kalabalığı görünce kendini ikna edip hemen vazgeçiveriyor. Bir yerlere yetişme telaşından kimse kimseyle doğru dürüst ahbaplık bile edemiyor. Herkes telaşlı, herkes meşgul. Üstelik bunu normal sanıyorlar.

-         Şehirlerde hayat hep böyle, ne yapacaksın?

-         Şehir hayatını anlıyorum da eş dostla görüşemeyen, ahbaplık edemeyen, iki kelime hasbıhal edecek vakit bulamadan telaş içindeki bu insanları görünce üzülüyorum. Çok kolay vazgeçiyorlar. Şehir sanki önce vazgeçmeyi öğretiyor, insanlarına. Görüşmek, konuşmak veya yapmak istediklerini sıralayıp sonra yine kendi ürettiği bahaneler ile bunlardan vazgeçiyorlar. Bu telaş yüzünden yalnız kalıp sonra da korkuyorlar. Deli olmamak işten değil. Kızım damadım burada yaşıyor, onların zoruyla geldim ama onlar da öyle. Yıllardır görmediğim bir akrabamı gelmişken göreyim istedim neymiş karşı tarafta oturuyormuş, çok uzakmış ancak hafta sonu gidebilirmişiz falan filan. Bir gün iki otobüs aktarmayla gidip görüştüm geldim. Bizimkilerin haberi bile olmadı. Onların yaptığını yapmadım, vazgeçmedim, yolu gözümde büyütmedim.

Asansöre birlikte bindik. İneceği kata geldiğimizde geçmiş olsun dileklerimi ve bundan sonra bir şeylerden vazgeçerken hep bu konuşmayı hatırlayacağımı söyledim. Başını eğdi mahcup eda ile gülümseyip elimi sıktı. “Sağlıcakla kal doktor bey” dedi. Asansörün kapısı kapandığında iki kat yukarıda bekleyen işleri ve o işler yüzünden ertelediklerimi düşündüm. Hastamızla ameliyatı sonrasında da birkaç kez bahçede karşılaştık. Taburcu olmadan önce uğrayıp beyaz çiçekler açan bir açelya bıraktı masama. “Kızım hastanede ahbaplık etsin diye getirmişti bu çiçeği. Bizim oralarda kırda bayırda yabanisi çok olur bunun. İyileştim. Dönüyorum, isterim ki bundan sonra sana ahbaplık etsin. Beni unutmayasın doktor bey” dedi. Bir daha görmedim bizim ihtiyarı. Açelya ise yerini ışığını sevdi. Geçenlerde toprağını değiştirip saksısını büyüttüm. Bu aralar yaprağa gidiyor. Hastane bahçesinde açılan devasa çukura ve sürüp giden inşaata da alıştık sanki.  

 

Dr. Mehmet Uhri

Botero’nun Mutfağı

Haziran 8th, 2010

botero-220x264botero5

 

Yemeklerin çoğunun benzer tariflerle yapılmasına karşın bazılarının yaptığı yemekler kıskandıracak ölçüde lezzetli olabilmektedir. Tat ve koku algılarının uyumlu bir aradalığı olarak adlandırabileceğimiz lezzet algısı benzer tarifler kullanılmasına rağmen kimilerinin sihirli parmaklarında daha bir lezzet kazanmaktadır. El becerisi, el yatkınlığı, mutfak kültürü gibi kavramlarla ifade etmeye çalışılan bu lezzet nüansları mutfak sırları olarak kabul edilmektedir. Tarifi herkesçe bilinen yemeklerde dahi tanıdığımız bazı isimlerin elinden o yemeği yemenin lezzetini çoğumuz biliriz. Genellikle bir aile büyüğüne ait olan o mahir ellere sorarsanız her zamankinden farklı yemek yapmamış, tadını kararında bırakmaya çalışmıştır. Gerçekten de yemeğin yapılışına bakarsanız yazılı tarifin ötesinde pek bir değişiklik yoktur. Gerçekte ise ölçüp değerlendiremediğimiz farklılık olduğu kesin gibidir.

Binlerce yıl önce insanoğlunun optik ile ilgili bilgileri sınırlıyken, görme kusurlarını giderecek gözlüğü icat etmemişken herkes aynı görüntüyü, benzer netlikte gördüğüne inanırdı. Bazıların gözünün daha keskin olduğu bilinirdi ancak neden böyle olduğu sorusu cevapsız kalırdı. Gün gelip optik bilgileri ortaya dökülünce anladı insanoğlu, birilerinin neden daha iyi görüp daha net seçebilmekte olduğunu. Günümüzde benzer bir süreç tadım ustaları ve gurme diye adlandırdığımız kişiler için yaşanmakta. Gurme diye adlandırdığımız kişilerin neden böyle olduklarını, tadına baktığı yemeği tarife gerek kalmaksızın pişirebilmeyi başaranların bunu neye göre yapabildiğini henüz ölçemiyoruz ama onların varlığını inkar da edemiyoruz. Onlar, görünen gerçeğin ardında henüz görmediğimiz gerçekler olduğunu bulup göstermeye çalışıyorlar. Bunu yaparken tat ve kokuların uyumlu bir aradalığının yanı sıra bazı unsurların öne çıkarılması hatta abartılması biçiminde bir yöntem izliyorlar. Yemeğin tarifindeki unsurlardan birinin miktarını arttırıp baskın hale getirmek, uyumlu bir aradalıktan vazgeçip lezzetin derinliğini göstermeye çalışmak çoğu kez o sihirli parmakların tercih ettiği yöntem olarak karşımıza çıkıyor.

4 Mayıs – 18 Temmuz tarihleri arasında İstanbul Pera Müzesinde açılan Fernando Botero resim sergisini gezerken benzer bir lezzet algısına kapılmamak elde değil. Botero’nun resimlerindeki figürler çoğumuzun bildiği, hatta neredeyse çizebileceğini bile düşünebileceği türden basit yalın anlatımlar taşıyor. Resimleri özel kılan ise figürler arasında uyumlu bir aradalık kaygısından bağımsız, hacimleri abartarak ifade etmenin seçilmiş olmasıdır. Kullanılan yöntem, bazılarınca basit bulunarak eleştirilmekle beraber ortaya çıkan resimlerin anlatım gücü, lezzeti inkar edilememektedir. Kolombiya kökenli sanatçı bilinen görüntü ve anlatımları kullanmasına karşın o özel anlatım gücünü hemen her eserine yansıtabilmiştir. Sergiyi gezenlerin ilk izlenimleri tarife uygun yapılırsa herkesin kolaylıkla yapabileceği lezzetli bir yemek izlenimi doğursa da detaylara girildiğinde hacimli figür seçiminin perspektifi zayıflatarak anlatımı kuvvetlendirmekte olduğu fark edilmektedir. Botero’nun mutfağı diye adlandırabileceğimiz bu basit, yalın ancak lezzetli anlatımın gücü onun uluslararası kimliğine de yansımıştır.

 

3f49d17f8de6634eafcb1a38b6dff7e8aba161e42a0a6dec3b

 

ABD’nin Irak işgali sırasında Ebu Garib cezaevinde yaptığı insanlık dışı uygulamaları konu alan resimlerden oluşan sergi ise uygarlığın ve özgürlüğün vatanı olduğunu iddia eden ABD’nin gerçek yüzünü ortaya çıkarmıştır. Botero, bu sergi ile malum çevrelerden tepki alsa da tarihe not düşmeyi başarmıştır.

Güney Amerika kültürünün parçası olarak dünyaya seslendiğini insanı ve doğayı anlattığını ifade eden Botero Kolombiya mutfağının, resimlerinin ilham kaynağı olduğunu vurgulamaktadır. Yemeklerin çoğunda bazı tat ve kokuların baskın olmasının lezzeti arttırmasından yola çıkarak, perspektif aramak yerine hacimlerle oynayarak anlatımı kuvvetlendirebildiğinden söz etmektedir.

Resimlerinde uyum ve harmoni aramak yerine figürlerin hacimleri ile oynayarak anlatım gücü ve derinliği yakalamayı Kolombiya mutfağına borçlu olduğunu ifade eden Fernando Botero’nun sergisi 18 Temmuz 2010’ a kadar açık kalacaktır. Sergi süresince Pera Cafe’de her hafta sonu aralarında Kolombiya usulü kıymalı börek veya ballı limonlu tavuk gibi yerel özgün yemeklerin de olduğu Kolombiya mutfağının özgün örnekleri sunulacaktır.

Botero’nun sihirli parmaklarının ürünü olan resimleri ve Kolombiya mutfağının özgün tatları ile Pera müzesindeki sergi, resim meraklıları kadar lezzet tutkunlarına da doyurucu saatler yaşatacak gibi görünüyor. Kaçırmayın.

 

Mehmet Uhri

Erken İnerdi, Karanlık

Mayıs 25th, 2010

Sayın okuyucu bu yazıyı Murathan Mungan’ın dizeleri Atilla Özdemiroğlu’nun bestesi eşliğinde dinlemek için aşağıdaki linki kullanabilirsiniz. M. U.

eskidendi-sezen-aksu

erken-inerdi-karanlikGecenin ilerleyen saatleri olmasına karşın hastane acilinin yoğunluğu azalmamıştı. Güvenlik görevlisi eşliğinde gelen hanımefendi nöbetçi şef ile görüşmek istediğini söyleyip odama girdi. Ayakta zor duruyordu. Koluna girip oturması için yardımcı oldum. Soluk soluğaydı. Terini kurulayıp dinlendikten sonra nüfus kağıdını uzatıp kendini tanıttı. Emekli öğretmendi, kadın hastalıkları servisinde ameliyat olup yatmakta olan arkadaşının yanına çıkmak istemiş ziyaret saati olmadığı için geri çevrilmişti. Kısa bir ziyaret için güvenlik görevlisi ile birlikte yanına çıkabileceğini söyledim ancak o refakatçi olarak hastanın yanında kalmak istiyordu. Refakat işlemlerinin gecenin bu saati yapılamayacağını, üstelik sağlık durumunun refakatçi olmaya elverişli görünmediğini anlatmaya çalıştım.  Oralı olmadı. Otobüsten az önce indiğini, gün boyu yolda olduğunu Antalya’dan arkadaşı için kalkıp geldiğini söyledi. Tüm bunları söylerken yine nefes nefese kalmış, terlemişti.

-          Doktor bey, o benim ortaokul ve lise arkadaşım. 6 Yıl yatılı okulda birlikte okuduk. Ara sıra konuşuruz ama yıllardır görüşmüyoruz. Dün arayıp ameliyat olduğunu ve beni görmek istediğini söyledi. Detayları anlatmadı. Sadece beni yanında istiyordu. Apar topar çıktım geldim. Gidecek yerim de yok, yanında kalmama izin vermelisiniz.

-          Arkadaşınızın yakını çocukları yok mu?

-          O da benim gibi hiç evlenmedi. Çoluk çocuk olmayıp, yaşlanınca çevrende ilgilenecek kimse de olmuyor. Lütfen doktor bey, sesi iyi gelmiyordu. Umarım kötü bir şeyi yoktur.

Birlikte arkadaşının yanına çıkmayı önerdim. Hatta yorulmaması için tekerli sandalye teklif ettim. Arkadaşının onu ayakta ve sağlıklı görmesi gerektiğini söyleyip kabul etmedi. Kadın hastalıkları kliniğine çıktık. Hastamız iki gün önce rahim ameliyatı olmuştu. Hanımefendiyi karşısında görünce önce şaşırdı sonra ellerini tutup bir süre konuşmadan bakıştılar. İkisinin de gözleri dolmuştu. Hastamız “rüya değil, geldin yanımdasın” diyerek sarıldı. Servis hemşiresine hanımefendinin refakatçi olarak kalacağını, gereken işlemlerin daha sonra yapılacağını söyleyip onları odalarında baş başa bıraktım. Hastamızın dosyasına göz attığımda zor bir ameliyat geçirdiğini ve durumunun iç açıcı olmadığını gördüm.

Ertesi sabah nöbet odamı terk etmeye hazırlanırken hanımefendi odama gelip gösterdiğim kolaylık için teşekkür edip hastasının durumunu sordu. Doktoruyla konuşması gerektiğini söyledim ancak ısrar etti. Zor ancak başarılı bir ameliyat geçirdiğini, bundan sonra şua ve ilaç tedavisi alıp iyileşmesini beklemek gerektiğini söyledim.

-          Bekleriz, doktor bey. İyileşecek olsun da bekleriz. Ömrümüz hep bekleyerek geçti. Önce okul bitsin yatılılıktan kurtulalım diye bekledik. Sonra ikimiz de öğretmen olup öğrencilerimizin başına gideceğimiz günü bekledik. Farklı illere yerleştik. Oralarda da bekledik. Çocuklar gibi, hafta içleri hafta sonu gelsin diye, bayramlar tatiller gelsin diye bekledik. Emeklilik yaklaştıkça dişimizi sıkıp emekli olmak için bekledik. Şimdi o iyi olsun da bekleriz, yine bekleriz. Ne olacak?

-          Ancak, bu kez durum ciddi görünüyor.

-          Biliyor musunuz? Akşam yanında kalınca öyle mutlu oldu ki “Çoktandır böyle derin ve dinlendirici uyumamıştım, gördüğüm rüyalar da çok güzeldi” dedi bana. Çok yakın arkadaştık onunla. Tanıştığımızda ikimiz de 12 yaşındaydık. Yatılı okulda gündüzcü arkadaşlar gider el ayak çekilir biz kalırdık. Karanlık erkenden inerdi, korkardık. O bana, ben ona destek olurdu. Oyunlarımız da ortaktı. İddialaşırdık. İlk önce hangimizin evleneceği konusunda da iddialaşmıştık ama olmadı.  

-          İkiniz de evlenmemiş birbirinizi beklemişsiniz, sanki.

-          Kısmet. Sanırım ikimiz de evlenmek istemeyip çocuk kalmayı seçtik. Orada o küçük ergen halimizle kalmak istedik. Emin değilim.

-          Nasıl yani?

-          Bir gün ona yalnızlıktan yakınıp “keşke evlenseydim” diye söylenince “evlenen arkadaşlarımıza bakıp büyümekten korkan çocuklarız biz” demişti. O yüzden ilkokul öğretmeni olup çocukların yanında kaldık. Herkesin arkadaş olup oyunlar oynadığı, zamanı unuttuğu, ihanetin, yalanın uzak olduğu o yaşları terk etmek istemedik, ikimiz de. Şimdi bize evde kalmış kız kurusu filan diyorlar umurumda bile değil. Hayat beklemekle geçiyor madem, hiç olmazsa kendi istediğimiz gibi bekleyelim diye düşündük. 

Saatine bakıp ayağa kalktı, teşekkür etti. Odadan çıkmadan geri dönüp “Biliyor musunuz? Bizim o temiz dünyamızda ne hastalık ne de ölüm vardı, doktor bey. Onu iyileştirmelisiniz” dedi. Bir hafta sonra hastamızı taburcu ettik. Hastaneden birlikte ayrıldılar.

İki yıl kadar sonraydı. İş yoğunluğu nedeniyle bir süre kimseyle görüşmek istemediğimi söylememe karşın bölüm sekreterimiz yaşlı bir hanımefendinin ısrarla görüşmek istediğini söylüyordu. Hanımefendiyi önce hatırlayamadım. Nüfus kağıdını gösterip kendini tanıttı. Elindeki kabı uzatıp “bu arkadaşım için, geçen hafta toprağa verdik” dedi. Elleriyle yaptığı irmik helvasını arkadaşının anısına bölüm çalışanlarına dağıttı. Yorulmamasını rica etsem de dinlemedi. “Doktor bey oğlum, bu helva öyle bildiğin helvalara benzemez. İçindeki portakal kabuğu rendesi ayrı lezzet verir, rahmetli de çok severdi” dedi. Servisi bitirdikten sonra kaşığı elinden bırakıp koltuğa oturdu, sessizce ağlamaya başladı. Teselli etmeye çalıştık çabuk toparlandı. Şua tedavisi ve kemoterapiyi bile oyuna dönüştürmeyi başardıklarını ancak işlerin iyi gitmediğini iki yılın hayli zor geçtiğinden söz etti. “Bundan sonra ne yapacaksınız?” diye sordum. Başını önüne eğdi “Ne olacak? Bekleyeceğim, yine bekleyeceğim. Bu kez oyun arkadaşını yitirmiş bir ergen gibi kendi kendime oyunlar oynayıp bekleyeceğim. Fal bakıp, bulmaca çözeceğim. Bu yaşa kadar büyümedim bundan sonra da niyetim yok, iflah olmaz ergen olarak kalacağım. Her şey için teşekkürler” dedi. Kendini toplayıp ayağa kalktı. Odada bulunanların elini sürmesine fırsat bırakmadan kabı kacağı topladı. Servis kapısına kadar eşlik ettim. Ayrılırken elimi sıktı “En kötüsü ne biliyor musunuz? Zaman geçiyor ve onun yokluğuna alışıyorum. Bir de şu uykusuzluk olmasa” diye söylendi. Arkasına bakmadan koridorun kalabalığında gözden kayboldu.

 

Dr. Mehmet Uhri

Grappa

Mayıs 15th, 2010

portre1Hastanemizin müdavimlerindendi. Alkol bağımlısıydı. Mesleğini, kariyerini, ailesini hemen her şeyini alkol uğruna tüketmişti. Alkolü bırakmak için birkaç kez hastaneye yatıp tedavi olmuş ancak başarılı olamamıştı. Yine fazla kaçırıp alkol koması ile yatırılmıştı, hastanemize. Alkole bağlı karaciğer sorunları nedeniyle taburcu da olamamıştı.

Havaların aniden ısındığı uzun yaz günlerindeydik. Gündüz bitiremediğim işler için mesaiye kalmıştım. Çalıştığım odanın kapısını çalıp sigara rica etmiş, hastane ortamında sigara içemeyeceğini ve sigara kullanmadığımı söylememe karşın odadan çıkmamıştı. Laflayacak birini arıyordu. Bir süre sessizce oturdu. Hal hatır sorunca kendinden, parlak kariyeri olduğundan, iki üniversite bitirdiğinden, uzun yıllar yurt dışında kaldığından söz etti.

-         Şimdi ne iş yapıyorsun, neyle geçiniyorsun?

-         İşsizim. Pederden kalma bir ev, yurt dışındaki çalışmamdan da az buçuk emekli maaşım var. İdare ediyorum.

-         Kim bakıyor sana, yemeğini kim yapıyor?

-         Kimsem kalmadı. Yemek de yapmıyorum. Sadece içiyorum. Bedenim için gereken enerjiyi alkolden alıyorum. Alkolle besleniyorum. Yanında yediğim ıvır zıvır da cabası.

-         Böyle fazla gitmeyecenin sen de farkındasın. Bedenin iflas edecek, zaten karaciğer sorunların da başlamış. 

-         Biliyorum ama pek bir şey yapamıyorum. Belki duymuşsunuzdur, İtalyanların “grappa” diye bir içkisi vardır. Bir süredir kendimi o içkiye benzetiyorum.

-        Nasıl bir içki bu grappa, daha önce hiç duymadım?

-       Sert bir içkidir. Votkaya benzer. Kahve ile birlikte yemeklerden sonra içerler. Kendimi bir süredir grappa gibi hissediyorum.

-         Ne demek şimdi bu?

-         Bilirsin doktor bey, alkolun başlıca kaynağı üzümdür. Üzümün suyunu sıkıp fermente eder, şarap yaparlarveya damıtıp alkolünü alır diğer içkilerin yapımında kullanırlar. Kalan posayı ise atmazlar. Kazanlara doldurup su ekler ve kaynatırlar. Üzümün çekirdeklerinin acısı ve kokusunun da eklendiği bulamaç yaparlar. Bu bulamacın fermente edilip damıtılmasından elde edilen içkiye denir, grappa. Üzümün çekirdeğinin acısı ve kokusu da sinmiştir, içkiye.

-         Peki seninle ne ilgisi var bu grappanın?

-         Doktor bey, hepimiz doğduğumuzda olgunlaşmayı bekleyen üzümler gibiyiz. Olgunlaşması bekleniyor. Olgunlaşanlar hayata atılıp suyu çıkana kadar çalıştırılıyor. Elde edilen ürün bazen sirke, bazen sofra şarabı, bazen çok daha değerli bir içki olabiliyor. Sizden geriye kalan, yıllandırılıp mahzende saklanacak kadar kıymetli olabiliyor. Pek çoğumuzun hayatı günü gelince toplanıp şaraba hazırlanan üzümlere benziyor. Benim hayatım da böyleydi.

Bir süre susup yere doğru baktı, elini saçlarının arasında karıştırır gibi gezdirdi. Sözcükler ağzından dökülürken giderek kederleniyordu.

-         Sonra ne oldu da bu hale geldin?

-         Lise yıllarında başladığım alkol, hayatıma ket vurdu. Olgunlaşamadan toplanmış üzüm gibi oldum. Şaraba dönüşebilecek bir şey veremedim kendimden. Posalar ile birlikte kaynatılıp işlendim. Çekirdeklerin acısı ve kokusu da bulaştı üzerime. Yıllanmış kıymetli bir şarap olacağıma, çekirdeğine kadar tüketilmiş bir kalıntıya, grappaya dönüştüm.

-         Bu gidişi değiştirmek için çabalamadın mı?

-         Çok uğraştığım söylenemez. Benimle birlikte yaşayanlara da çok çektirdim. Zamanla hepsi terk etti, beni. En son eşim çocuğumuzu aldı ve gitti. Gitmemeleri için birkaç kez alkolü bırakmayı denedim. Hastanede yattım. Ama olmadı. “Giden gider, kalan sağlar bizimdir” dedim. Kendimi kandırdım.

Derin bir iç çekti. Büzülen gözlerindeki belli belirsiz ıslaklığı elleriyle sildi. 

-         Keşke bir sigara olsaydı.

-         Sigara durumu kurtaracak mı?

-         En azından nefes alıp verdiğimi bileceğim, doktor bey. Yaşıyor olduğumu başka nasıl anlayacağım. Çevremde kimse kalmadı. Giden gitti. Bir ben kaldım. Kalan sağlar sağ mıdır? Doğrusu artık emin değilim.

Arkadaşımın masasına uzandım. Çekmecesinden çıkardığım sigara paketini uzattım. Gözleri parladı.

-         Al şu zıkkımı, ama lütfen hastane içinde içme. 

Paketten iki sigara aldı. Birini gömlek cebine diğerini kulağının arkasına koydu. Başını öne eğdi yere bakarak “Beni dinlediğiniz için teşekkürler, doktor bey” diyerek hızlı adımlarla odadan çıkıp gitti. 

 

Dr. Mehmet Uhri

Gözümün Nuru Oğlum

Mayıs 5th, 2010

cox005Her şey arkadaşımın sahaflardan satın aldığı Osmanlıca kitabın içinden çıkan eski bir mektup zarfı ile başladı. Zarfın üzerindeki pulların koleksiyon değerini öğrenmek ve yazıları çözmek için yardım istemişti. Zarf 27.08 1333-Rumi (miladi 1917)  tarihinde İstanbul Beyoğlun’dan postaya verilmişti. Gönderen kısmında Beyoğlu Birinci Ceza Mahkemesi Reisi Hacı Ahmet Bey yazılıydı. Zarfın ön yüzünde ise “İkinci Kolordu-yu Osmani, dördüncü Fırkanın Onuncu Alay Üçüncü bölüğü Mulazım-ı sanisi (üsteğmen) Asitaneli (İstanbullu ) Hasan Refik Bey’e takdim” yazıyordu.

Zarfın içi boştu. Pulu için saklanmış zarf izlenimi alınıyordu. Gerçekten de zarfın üzerindeki 10 paralık pul Fenerbahçe burnunda o zamanlar var olan deniz fenerinin resmini ve eski yazıyla Fenerbahçe yazısını içeriyordu. Zarfı barındıran kitabın sayfalarında zarftaki yazıya benzer el yazısı ile yazılmış notların varlığı asker mektubunun altında yatan dramın aydınlatılmasına yardımcı oldu.  

1917 ve öncesi ülkenin parçalandığı yüz binlerin şehit olduğu imparatorluğun en acılı dönemi. Böylesine bir ortamda mahkeme reisi oğlunu hayatta tutabilmek uğruna arkadaşları gibi Çanakkale cephesi yerine hatırlı tanıdıklarını araya koyarak görece savaştan uzak Diyarbakır’daki ikinci kolorduya gönderilmesini sağlar. Neredeyse tüm arkadaşlarını Çanakkale savaşlarında yitiren genç üsteğmen babasının yaptığı torpili affetmez ve yakın asker arkadaşlarının ölüm haberleri geldikçe onların yanında olamamak onlara yardım edememekten duyduğu hınçla babası ile olan ilişkisini keser. Mektuplarına yanıt vermez.

cox006Genelkurmay kayıtlarından öğrendiğimize göre üsteğmen Hasan Refik daha sonra Kafkas ve Van cephelerinde görev yapar. İnönü ve Sakarya savaşlarına yüzbaşı rütbesi ile katılır. 21 Eylül 1921’de şehit olur.*

Mahkeme reisinin çabaları başlangıçta işe yarasa da oğlunun hayatını kurtarmaya yetmemiştir. Baba ile oğul birbirlerine kırgın ve küs ayrılmışlardır. Ölümünden sonra cepheden mahkeme reisine gönderilen oğluna ait evrak-ı metruke içinden künye, birkaç soluk fotoğraf ve bu mektup zarfı çıkar. Mektup ortada yoktur ama oğlu zarfı saklamıştır. Beyoğlu 1. Ceza Reisi Hacı Ahmet Bey cevap alamasa da mektup göndermeye devam ettiği oğlunun, okumadan yırtıp atmasını önlemek için zarfın üzerine kurşun kalemle silik iki küçük not iliştirmiştir. Sol taraftaki notta “ciğer köşem” altta sağ tarafta ise yine kurşun kalemle “gözümün nuru oğlum” yazmıştır. Cephedeki asker oğluna mahkeme reisi sıfatıyla resmi ağızdan yazıp kapattığı mektuba kurşun kalemle böyle bir eklenti yaparak kendini affettirmeye çalışır. Zarfı sakladığı kitabın sayfalarına, yıllardır haber alamadığı oğlundan geriye kalanlar arasında bu zarfın saklanmış olmasını yanıt alamasa da affedildiği biçiminde yorumladığı notunu düşmüştü.

Kitabın sayfalarındaki diğer notlar ise kederli ve hayata küskün bir babanın artık hayatta olmayan oğluyla tek taraflı konuşması şeklinde kaleme alınmıştı. Son sayfada ise Hacı Ahmet Bey, mealen “gittiğin yerde sıkılmayasın oğlum, cevabını bu zarfı saklayarak bana gönderdin. Bu bana yeter. Bazen söylemedikleri de yaşatır insanı, benim de sana söylemediklerim var. Gün gelir kavuşur konuşuruz umarım” diye yazmıştı.   

 

 

Mehmet Uhri

 

 

* Yüzbası Hasan Refik Van (1328-c-P. 178) 5 nci Kafkas Tümeni 13 ncü Alay 12 nci Bölük Komutanı, İnönü, Sakarya Muharebelerine  katıldı ve 21 Eylül 1921’de şehit  düşmüştür.

Kaynak: TÜRK İSTİKLAL HARBİNDE ŞEHİT DÜŞEN SUBAYLAR E. Kur. Alb. NUSRET BAYCAN (Gnkur. ATASE Bşk.lığı Arşivi, Dosya No. i, 1302-P. 39: 1338-P. Ds. 148)